Konuşmaları
AYDIN ÜNİVERSİTESİ ARAP BAHARI ULUSLARASI SEMPOZYUMU
Cebelitarık’tan başlayarak, Hint Okyanusuna kadar tüm coğrafyayı etkisine alan Arap Baharı, küresel ilgi odağı olurken, akademik ve entelektüel çalışmaların da merkezine oturdu.


 


 


 


 


 


Sayın Rektör,


Kıymetli katılımcılar,


Sevgili öğrenciler,


 


Kasım 2010 tarihinde Tunus’un Sidi Bu Zeyd kentinde, üniversite mezunu, işsiz bir genç olan Muhammed Buazzizi’nin, işporta arabasına el koyulması nedeniyle kendisini yakması, etkileri bugünde süren ve sürmeye devam edecek olan Arap Baharı’nın fitilini de ateşlemiş oldu.


 


Cebelitarık’tan başlayarak, Hint Okyanusuna kadar tüm coğrafyayı etkisine alan Arap Baharı, küresel ilgi odağı olurken, akademik ve entelektüel çalışmaların da merkezine oturdu.


 


Gün geçmiyor ki dünyanın herhangi bir köşesinde Arap Baharı ile ilgili bir kitap yayınlanmasın, akademik bir etkinlik düzenlenmesin.


 


Aynı ilginin ülkemizde de olduğunu görmek sevindirici. Başta üniversitelerimiz olmak üzere pek çok STK Arap Baharı ile etkinlik düzenliyor, bu devrimi bizzat gerçekleştirenleri, şahitlerini, o bölgenin dinamiklerini yakından takip eden uzmanları ülkemizde dinleme imkanı ediniyoruz.


 


Örneğin geçtiğimiz haftalarda bir siyasal partimizin bu çerçevede yapmış olduğu çalışma, ülkemizde Ortadoğu’nun öneminin siyasi yelpazenin tüm renklerince kabul gördüğünü ifade etmesi açısından önemliydi.


 


Bununla beraber Türkiye’de yapılan Arap Baharı toplantılarında, taraflı ve tarafsız olmak üzere tüm görüşlerin ortaya konması, Türkiye’nin bölgede birleştirici ve uzlaştırıcı bir rol oynayabileceğinin de ifadesi olması açısından anlamlıdır.


 


Bu çerçevede Aydın Üniversitesi’nin Arap Baharı Uluslararası Sempozyumu’nu düzenleyerek,  birbirinden değerli yurt içi ve dışından pek çok uzmanı davet etmiş olması, Türkiye’nin bölgedeki yeni rolü açısından katkı sağlayıcı niteliktedir.


 


Emeği geçenlere teşekkür ediyorum.


 


Kıymetli Katılımcılar,


 


Arap Baharı coğrafyasına, kültürel, sosyal, siyasi ve ekonomik olarak derin bağlarla bağlı olan Türkiye’mizin ilgisiz kalması beklenemezdi.


 


Özellikle AK Parti hükümetlerinin Afrika ve Ortadoğu’ya yönelik açılım politikaları sayesinde ilgili bölgelere yönelik algımız güvenlik boyutundan çıkarak; sosyal, ekonomik ve siyasal alanlara doğru genişledi. Elbette bunun benzeri bir süreçte Arap halklarından Türkiye’ye yönelik gelişti.


 


Türkiye’nin demokrasi, insan hakları, ekonomik ve sosyal gelişim anlamında attığı her adım, söz konusu bölgede büyük dikkatle izlendi ve kısa sürede Türkiye’nin Arap coğrafyası için bir çekim merkezi olması sonucunu doğurdu.


 


Bunun sonucunda Türkiye, onlarca yıldır otokratik, totaliter ve diktatoryal rejimler altında yaşayan, yaşamaya alıştırılmış halklar için adeta tünelin sonundaki ışık hüviyeti kazandı.


 


Zamanın ruhunun dışında kalmış rejimler altında ezilen bölge insanı, yoksulluğunun, yoksunluğunun, azgelişmişliğinin, ezilmişliğinin ve dünyanın gerisinde kalmanın en önemli sebebinin, ekonomik olarak liberal, siyaseten çoğulcu ve demokratik bir sistemi dışlayan rejimler olduğu konusunda bir konsensüs oluşturdular.


 


Türkiye’de İslam ile demokrasiyi bağdaştıran, birinin diğeri için alternatif olmadığı gösteren siyaset anlayışı, yıllarca bölgede biz gidersek aşırı İslamcılar gelir propagandasını havada bırakmış, toplumun tüm kesimlerinin meydanlarda bir araya gelerek, tek vücut olarak bölgede tarihi donduran rejimlere karşı direnişe kaynaklık etmiştir. Neticede Tunus, Libya, ve Mısır’da olduğu gibi rejimler yıkılmış veya Fas’ta, kimi Körfez ülkeleri, Yemen ve Ürdün’de görüldüğü üzere demokrasiye doğru adım atılması sağlanmıştır.


 


Kıymetli Katılımcılar,


 


Dışişleri Bakanımız sayın Ahmet Davutoğlu’nun da ifade ettiği üzere, “tarihin akışının hızlandığı” bir dönemden geçiyoruz.


 


Nasıl ki 1989’da Berlin Duvarı yıkılıp, Orta ve Doğu Avrupa’da hızlı bir değişim ve dönüşüm süreci yaşanmıştır, bugün Ortadoğu coğrafyasında yaşananlar da benzer özelliklere sahiptir. Kısacası bu hareketler dışsal bir etkenle tetiklenmemiştir. Aksine iç sosyal hareketlerin meydana getirdiği bir harekete geçiş, kendi kaderini tayin hamlesidir.


 


 


Kasım 2010 ile başlayan süreçle, tarihin dondurucuda tutulduğu bu bölgedeki rejimlerin meşruiyeti temelinden sarsılmıştır. Artık bölgede tüm Arap coğrafyasında dillendirildiği gibi geri dönüş imkanı yoktur. Arap halkları yönlerini demokrasi ve refah doğrultusunda belirlemiştir.


 


Tüm bu gelişmeler karşısında Türkiye, azınlık diktalarının değil, adalet, eşitlik, hürriyet talep eden halklar nezdinde somutlaşan Tahrir’in yanındadır. Biz ülke çıkarlarını gözeten, hakkı ve hukuku güçle değiş tokuş eden bir anlayışı sahiplenmedik.  


 


 


Özgürlük, adalet ve eşitlik arayışının ikamesinin olmadığı bilinciyle bölgeye dönük politikalarımızı yürüttük. Bölgedeki her lidere, halklarının taleplerine karşı duyarlı olmaları ve demokrasiye geçişi sağlayacak adımları atmaları hususunda tavsiyelerde bulunduk, cesaretlendirdik.


 


Ama ne zaman ki halklarına karşı silaha başvurdular, biz olması gerekeni yaparak, halkların yanında yerimizi aldık.


 


Zalimin, zulmün olduğu yerde Türkiye’nin olamayacağını böylece göstermiş olduk. Aksi bir tutum bu coğrafyada varlığını sürdüren ve yeniden dirilen, hak ve adalet temelli medeniyet anlayışını reddetmek olurdu. Dahası bu 1945 sonrasında oluşan Evrensel İnsan Haklarının dışlanması anlamına gelirdi.


 


 


Ve bu kürsüden ifade etmek istiyorum ki, her kim Arap coğrafyasında halkların özgürlük mücadelesine set çıkıyorsa, evrensel insan haklarını hiçe saymaktadır. Suriye’de, 900 küsur km’lik sınır komşumuzda yaşanan da maalesef budur. Reel politik mülahazalara “insan” kurban edilmektedir. Biz bu anlayışa ve bu gidişata karşıyız.


 


Arap hakları uzun sürenin ardından tarihte özne konumuna yükselirken, birileri hala onlara siz nesne olmalısınız diyor, biz bu söz sahiplerine karşıyız.


 


Neden Suriye’de de, Mısır’da veya Tunus’ta olduğu gibi özgür seçimler yapılmasın, neden insanlar özgür iradeleriyle sandığa gidip, siyasal tercihlerini ifade edemesinler?


 


İşte Mısır’da dün, Cumhuriyet’in ilanından sonra yeni cumhurbaşkanını belirlemek adına ilk özgür seçimler yapıldı. Bu Mısır için önemli bir adımdır ve inşallah hayırla neticelendirilecektir. Sonuçta demokrasi, sabahtan akşama ortaya çıkacak bir sonuç değil. Toplum tarafından sindirilerek, siyasetin özümsenmesi ve evrilmesi neticesinde ulaşılacak bir hedef. Biz bu hedefe Arap coğrafyasının ulaşacağına inanıyoruz.


 


Türkiye’nin 12 Eylül 1980’den bugüne bir demokrasi mücadelesi verdiği düşünülürse, Mısır ve Tunus gibi ülkelerde atılan adımları küçümsememek gerektiği de açıktır.


 


Tabii bu noktada Arap Baharını, Şii-Sünni gibi mezhepsel; laik-islamcı, kadın-erkek, Hıristiyan-yahudi-müslüman siyasi ve dinsel parantezlere sıkıştırarak, ilerlemesini engellemeye dönük girişimlerin olduğu da açıktır. Türkiye bölgeyi içine almaya çalışan tüm bu parantezlerin karşısındadır. Biz Arap Baharı  coğrafyasına, dinsel, etnik ve ırka dayalı bir gözlükle bakmıyoruz, bilakis tüm bunları birer zenginlik olarak kabul ediyoruz. Arap coğrafyasının sahip olduğu bu zenginlikle dünyaya önemli bir değer sunacağına inanıyoruz.


 


Binlerce yıldır çoğulcu yapıya sahip olan ve bir arada yaşayan bu toprakların halkları arasında tıpkı 1916’da ve 1918’de olduğu gibi yapay sınırların oluşturulmasına karşıyız. Diyalog ve uzlaşı yerine kaba güç ve çatışmayı öne alan her anlayışı baştan reddetmekteyiz.


 


Dışişleri Bakanımız sayın Ahmet Davutoğlu’nun ifade ettiği üzere, “Adalet, hak, akıl ve mantık eksenli değerleri temel alan bir felsefeyle hareket ediyoruz, bu coğrafyanın geleceğine sahip çıkmaya çalışıyoruz.”


 


Bunu da politikalarımızın eksenine insanı alarak yapıyoruz. Nerede bir insan zulüm görüyorsa, onun yanında yer almak AK Parti iktidarlarının temel şiarıdır. Dün de böyleydi, bugünde böyle, yarında böyle olacaktır. Türkiye küresel vicdanın sesi olmaya devam edecektir.


 


Bu duygu ve düşüncelerle sizleri selamlıyor, sempozyumun başarıyla geçmesini diliyorum.


 


Metin Külünk


İstanbul Milletvekili  

Yazdır