Ana Sayfa   Site Haritası

 
 
 
 
Konuşmaları
FEDERAL ALMANYA BÜYÜKELÇİSİ ECKART KUNTZ’UN KONUK OLDUĞU DAVETİN KONUŞMA METNİDİR
Haftanın bu en güzel saatlerinde, bilginin paylaşımına katkıda bulunmak için davetimize katılımınızdan dolayı teşekkür ediyor ve hoşgeldiniz diyorum

FEDERAL ALMANYA BÜYÜKELÇİSİ ECKART KUNTZ’UN KONUK OLDUĞU DAVETİN KONUŞMA METNİDİR

 

Saygıdeğer hanımefendiler ve beyefendiler,

 

Haftanın bu en güzel saatlerinde, bilginin paylaşımına katkıda bulunmak için davetimize katılımınızdan dolayı teşekkür ediyor ve hoşgeldiniz diyorum. Buradaki topluluk Türkiye’mizin 21. yüzyıl için gerekli enerjiye sahip olduğunun bir göstergesidir. Umarım beraber geçireceğimiz yaklaşık 3 saatlik süreç hepimiz için verimli olacak, yeni kapılar açacaktır. Bilgiye, diyaloğa her zamankinden daha çok ihtiyacımız var: Yaşadığımız dünyanın ortak değeri Alman Düşünür Goethe’nin de ifade ettiği gibi “Tüm erdemlerin temel özelliği, yükselme yolunda sürekli bir çaba, bizzat kendinle cenkleşme, daha büyük ve derin bir saflığa, bilgeliğe, iyilik ve sevgiye yönelik doymak bilmez bir istektir.”  İşte biz kendimizde bu özellikleri gördüğümüz kadar insanlık misyonumuzu da yerine getirmiş olacağızdır.

Bugün onuruna bu kahvaltıyı ve toplantıyı düzenlediğimiz Ekselansları Eckart Cuntz’a da davetimizi kabul ettikleri için ve bir önceki buluşmamızda Ankara’daki ikametgahlarında gösterdikleri misafirperverlik ve hassasiyet ile yukarıda bahsettiğim misyonun bir temsilcisi olduğunu gösterdikleri için teşekkür ediyor ve hoşgeldiniz diyorum; Bu ziyaretler iki ülke arasında Osmanlı Devletine kadar uzanan siyasal, ekonomik ve sosyo-kültürel ilişkilerin ne denli derin ve sıcak olduğunu hatırlamamıza da yardımcı olmuştur.

 

Açıktır ki iki dost ve müttefik ülke tarihin birçok noktasında kader birliği yapmıştır. I. Dünya Savaşı sonunda her iki ülke de birer genç Cumhuriyet olarak küllerinden yeniden doğmuştur. II. Dünya Savaşı öncesinde ve sürecinde, Almanya’dan Türkiye’ye gelen bilim adamları ve uzmanların, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin hızlı atılımlar yapmasında önemli etkileri olduğu gibi, Savaş sonrasında Türk insanı da “gurbetçi” olarak gittikleri Almanya’nın kalkınmasında işgücünde önemli katkısı olmuş ve günümüzde “Almanya Vatandaşı” olarak dinamik ve girişimci özellikleri ile Almanya’nın itici güçlerinden biri konumuna yükselmiştir. Bugün Almanya’da 2 milyona yakın nüfusu ile Türk toplumu hem bu tarihsel bağların çıpası hem de Türkiye’yi ve Avrupa’yı birbirine bağlayan önemli saç ayaklarından biridir. Sosyo-kültürel ilişkileri bu denli yoğun ülke sayısı bir elin beş parmağını geçmeyecektir. O halde Türk toplumunun Alman toplumuna, kendi değerleri ile birlikte uyumu bu bağın daha da güçlenmesini sağlayacaktır. Almanya, Türkiye’nin dış ticarette ve ekonomik alandaki en önemli partneri olarak, Türkiye’nin Avrupa ekonomisi ile entegrasyonunda önemli bir köprüdür. Alman şirketlerinin Türkiye’de yapacakları yatırımlar ile bu ilişkiyi daha da geliştireceklerine inanmaktayım.

 

Bugün Avrupa’da yaşayan 5 milyon Türk ekonomik ve kültürel varlıkları ile Avrupa’nın önemli zenginliklerinden birisidir. Bu zenginlik Türkiye’nin Avrupa Birliğine üye olması ile beraber gelişecek ve bize 21. yüzyılın “Roma”sını kurma şansını verecektir.

 

Bu nedenledir ki Avrupa Birliği’nin ve Türkiye’nin içine kapanma şansları bulunmamaktadır. Eğer 21’inci yüzyılda da güçlü, müreffeh, zengin ve demokrasinin el üstünde tutulduğu bir Avrupa ve Türkiye görmek istiyorsak, Avrupa Birliği Türkiye’ye, Türkiye’de Avrupa Birliğine ihtiyaç duymaktadır. Avrupa’nın değerleri, kısıtlayıcı değil kapsayıcı olmalıdır. Çünkü Avrupa artı 19’uncu yüzyıl Avrupa’sı değildir. Bu Avrupa 21’inci yüzyıl Avrupa’sıdır ve Türkiye’nin de bu Avrupa’da yeri bulunmaktadır. Avrupa’yı tek bir kültürel kimlikle tanımlamak ya da sınırlamak, Avrupa’yı izole etmekten başka bir anlama gelmeyecektir. Bu nedenle Almanya Dönem Başkanlığı döneminde yeniden ele alınacağı Şansölye Angela Merkel tarafından açıklanan Avrupa Anayasa’sının küresel değerlere sahip olması önem taşımaktadır. Bu değerler içinde Hıristiyanlık ta, İslamiyet’te, Musevilik’te, inanmama hürriyeti de bulunmalıdır. Tüm dinlere ve kültürlere eşit mesafede bir Avrupa anayasası hepimizin beklentisidir.

 

Bu nedenlerden dolayı Avrupa Birliği Türkiye ilişkilerinin çok daha geniş kapsamlı ve vizyoner bir bakış açısıyla ele alınması gerekmektedir. Türkiye, son 10 yıl içinde AB’ye üye olan herhangi diğer bir ülkeye benzememektedir. Türkiye sahip olduğu gelenek, kültürel birikim ve coğrafya ile AB’ye yük değil, artı değerler katacak bölgesel bir güçtür. Bu nedenle de Avrupa Birliğinden Türkiye’ye yönelik bakış açısında büyük resmi görmesi ve ilişkilerini bu bağlamda düzenlemesini istemekte hakkımızdır. Türkiye’miz son beş yıl özelliklede AK Parti hükümetleri döneminde yaptığı atılımlar ile kendisine pozitif destek verildiği taktirde özgürleşme ve zenginleşme alanında önemli atılımlar yapabileceğini göstermiştir.

 

Ne var ki Kıbrıs konusu gibi 30 yıldır her iki tarafça da yürütülen “çözümsüzlük çözümdür” politikası Kıbrıs Rum Kesiminin uluslar arası hukuka aykırı şekilde Avrupa Birliğine üye kabul edilmesine rağmen Türkiye tarafından atılan iyi niyetli adımlar, AB’nin yetkili organlarınca aynı şekilde yanıtlanamamış ve ne yazık ki “Ek Katma Protokolün” Türkiye’nin önüne bir şart olarak konması Türk kamuoyunda düş kırıklığı meydana getirmiştir. Açıktır ki Kıbrıs’ta tek çözüm yolu Birleşmiş Milletler nezdindedir. Avrupa Birliği’nden de ve dönem Başkanı Almanya’dan da beklentimiz bu yöndeki olumlu katkıları olacaktır. Türkiye-Avrupa Birliği ilişkilerini Kıbrıs çerçevesine sıkıştırılmak istenmesi, Avrupa Birliği’nin savunduğu hukukun üstünlüğü ve ahde vefa ilkelerinin inandırıcılığına darbe vuracaktır. Avrupa Birliği’nden isteğimiz kısa dönemli çıkarlar ve Birlik içi çekişmeler uğruna Türkiye’nin kullanılmaması ve yapıcı eleştiriler ile Türkiye’de Avrupa Birliği’ne yönelik desteği güçlendirmesidir.

 

Bizim, Avrupa Birliği ve Dönem Başkanı Almanya’dan beklentimiz Türkiye ile daha geniş alanlarda işbirliği yapılmasıdır. Ortak bir tarihi paylaştığımız Avrupa Birliği ile Irak, İsrail-Filistin sorunu, Nükleer ve Kitle İmha Silahlarının yayılması, Enerji Güvenliği ve Kafkaslar gibi geleceğimizi yakından ilgilendiren sorunlarda birlikte çalışmak önceliğimiz olmalıdır. Bugün Türkiye’nin bulunduğu coğrafya Avrupa Birliği’nden bölgeye dönük daha etkin, adil ve sonuç alıcı çözümler beklemektedir. Dönem Başkanı Almanya’nın görev süresince özellikle Irak, Ortadoğu Barış Süreci, enerji güvenliğine dönük politikaları çerçevesinde Türkiye ile işbirliğini de ele alacağına inancımız sonsuzdur. Türkiye Avrupa ülkeler topluluğunun bir üyesi olarak, Birliğe katkıda bulunmakta hiçbir çekincesi bulunmamaktadır.

 

Son olarak bizi son derece üzen bir cinayetle gündeme gelen Yeni Ceza Kanunun 301’inci maddesine değinmek istiyorum. Bu vesileyle bir kez daha Hrant Dink’in  katlini lanetliyorum; Sayın Dink’in ailesine de sabır diliyorum. Türkiye, bu cinayetle önemli bir zenginliğini kaybetmiştir ama Türk milleti demokrasi yolunda durmadan yürüyeceğini, farklılıklar içinde tek yürek olduğunu da bu acı gelişme sonrasındaki tavrıyla ortaya koymuştur. İşte Avrupa Birliği bu enerjinin farkına varmalıdır. Ne yazık ki 301’inci madde ile ilgili sıkıntı sadece bu maddenin ruhundan kaynaklanmamaktadır. Öncelikli olarak Türkiye’de bir kısım çevreler halen daha Türkiye’nin geçirdiği dönüşümü ve tarihsel paradigmadaki değişimi kabullenememişlerdir.  Bu çevrelerin arzuladığı şekilde hiçbir ülke artık dünyada tek başına yaşama özgürlüğüne sahip değildir. Türkiye’yi içine kapatacak bir anlayış, Türkiye’yi büyütmeyecek bilakis daha da zayıflatacaktır. Negatif milliyetçiliği bu yönde kullanmak ise Türkiye’nin bütünlüğüne yapılacak en önemli kötülüklerdendir. Ne yazık ki 301’inci madde de yoruma açık yapısı dolayısı ile bu kesimler tarafından kullanılmaktadır. O halde bu maddenin çağın gerekleri ve Türkiye’deki özgürleşme süreci karşısında yeniden değerlendirilerek ele alınması önem kesbetmektedir.

 

Ancak Türkiye’de son yıllarda ortaya çıkan ve kimi kesimlerce bilinçli pompalanan ultra-ulusalcı ve yeni milliyetçi yaklaşımlar, sadece Türkiye’nin bir sorunu olmayıp, Avrupa Birliği’nin de bir sorunudur. Avrupa Birliği ülkelerinde yabancı uyruklu insanlara “uyum” başlığı altında uygulanan baskı ve ayrımcılığa yönelik politikalar, kuvvetlenen neo-milliyetçi akımlar ve partiler hep beraber mücadele etmemiz gereken unsurlardır.  

 

Sözlerime son verirken yüzlerce yıl boyunca kader ortaklığı yapmış iki dost ve müttefik ülke Almanya ile Türkiye’nin, Avrupa Birliği çatısı altında oluşturacağı enerji, 21’inci yüzyıla güvenle bakmamız sonucu doğuracağını belirtmek isterim. Bu amaçla sayın büyükelçinin şu an da olduğu gibi Türk insanı ile diyaloğa ara vermeden devam etmesini temenni ediyorum ve buradan olumlu izlenimler ile ayrılacağını ümit ederek, kendisine davetimizi kabul ettiği için tekrar teşekkür ediyorum.

 

Tüm konuklarımıza da katılımlarından dolayı teşekkürlerimi sunuyorum.

 

Saygılarımla,

 

 

Metin Külünk

 






Yorumlar