Ana Sayfa   Site Haritası

 
 
 
 
Konuşmaları
ANKARA BAROSU 1. HAYVAN HAKLARI KURULTAYI KONUŞMAMIZ
Bugün burada, siyaset, hukuk, akademi ve sivil toplumdan katılımcıların bulunması, ülkemizin tüm katmanlarında hayvan haklarıyla ilgili genel bir görüş birliğinin ve farkındalığının....

 

 

 

ANKARA BAROSU 1. HAYVAN HAKLARI KURULTAYI

Milletimizin pek değerli temsilcileri sayın Milletvekillerimiz,

sayın Ankara Barosu Başkanı,

Ankara Barosunun değerli üyeleri,

Kıymetli hayvan hakları savunucuları,

Hanımefendiler ve Beyefendiler,

 

Sizleri tüm kalbimle selamlıyorum.

 

Bugün burada, Türkiye’de ilk kez düzenlenen Hayvan Hakları Kurultayında bulunmaktan mutluluk duyuyorum.

Kurultay’ın organizasyonunu yapan Ankara Barosu’nu da tebrik ediyor, benzeri çalışmalarının devamını diliyorum.

Bugün burada, siyaset, hukuk, akademi ve sivil toplumdan katılımcıların bulunması, ülkemizin tüm katmanlarında hayvan haklarıyla ilgili genel bir görüş birliğinin ve farkındalığının oluştuğunu göstermesi açısından anlamlı ve güzel.

Ancak Hayvan Hakları gibi çağımızın önemli hukuk alanlarından birisi ile ilgili ülkemizde ilk kez bir kurultayın düzenlenmesi de, hayvan hakları alanında uluslararası ve ulusal planda neden geride kaldığımızın mühim bir göstergesini oluşturmaktadır.

Yunus Emre’nin “Yaratılanı Severim Yaradan’dan Ötürü” özlü sözünün kaynağını oluşturan coğrafyamızda, hayvan hakları ile ilgili modern hukuk esaslarının geç gelişmesi üzerine hepimiz düşünmeliyiz.

Bu coğrafya üzerinde yaşayan milletler için hayvan bir araçtan ziyade bir yol arkadaşı ola gelmiş, adeta kader birliği yapmışlardır.

O nedenle ki hayvanları korumak ve onlara sevgi göstermek konusunda hassas davranılmış, adeta doğaya rağmen değil, doğayla birlikte yaşam düsturu kabul görmüştür.

Bu konuyu geri dönmek üzere burada bir es verip, uluslar arası alanda hayvan haklarının gelişimine göz atalım.

Ondan sonra Avrupa Birliği’nde ve ülkemizdeki mevzuata göz atıp, son olarak medeniyet anlayışımız açısından hayvan hakları konusuna değineceğim.

Uluslararası alanda hayvan haklarının gündeme gelmesi Batılı ülkelerde, hayvanların tıbbi deneylerde kullanılmasına muhaliflerin ortaya çıkmasıyla başlamaktadır.

Bu noktada başlangıcı 18. Yüzyıl sonunda, Jeremy Bentham’ın “Ahlak ve Yaşam’ın İlkelerine Giriş” adlı ünlü eseri oluşturur. Bu eserinde Bentham, “Asıl soru (hayvanların) olayları sorgulayıp sorgulamadıkları değil veya konuşup konuşmadıkları değil, acıya katlanıp katlanamadıklarıdır” diyerek, hayvanların duygusal statülerini ifade etmiştir.

Bentham’ın bu düşüncesi, Henry Salt tarafından geliştirilmiş ve “insanların hakları varsa, hayvanların da vardır” fikrini olgunlaştırarak, literatüre geçmesini sağlamıştır. Peter Singer hayvan haklarıyla ilgili bu iki önemli gelişmeyi bir adım daha ileri götürerek, “hayvan gönenci/refahı) kavramını literatüre kazandırmıştır.

Ne var ki 18. Yüzyıl sonu ve 19. Yüzyıl boyunca gelişen hayvan hakları literatürü ve hareketleri toplumsal alanda yeterli ilgi ve desteği görmemiş, batılı ülkelerde hayvanlara karşı kötü muamele ve tıbbi deneylerde kullanımı artarak devam etmiştir.

Yine de 1850’de Fransa’da, evcil hayvanlara kötü muameleyi yasaklayan “Grammont Yasası” ile İngiltere’de “Royal Commision” tarafından 1876 yılında hayvanlarla ilgili ilk yasa olan “Hayvanlara İnsancıl Davranma Yasası” önemli başarılar olarak ifade edilebilir.

Hayvan hakları alanında yaklaşık 125 yıllık süren mücadeleye rağmen sağlanan kısmi başarıya rağmen Avrupa ve Amerika’da antiviviseksiyonist hareket örgütlenmeye devam etmiş, 20. Yüzyılın ilk yarısında iki kıta’da da önemli yapılar geliştirmişlerdir.

20. yüzyılın ikinci yarısı ise adeta hayvan hakları alanında bir uyanışı ve canlanmayı da beraberinde getirecektir. Öncelikle hayvan hakları literatürü olmak üzere pek çok ulusal ve uluslararası kanun ile hayvan haklarının günümüze ulaşan çerçevesi çizilmiş olacaktır.

Amerikan Kongresi 1966 yılında Hayvan Gönenci Kanununu kabul etmiş. Sonra bu kanun “Laboratuvar Hayvanları için İyileştirilmiş standartlar adıyla yeniden düzenlenmiştir. Hollanda’da 1977 yılında Hayvan Deneyleri Kanunu kabul edilmiştir. Yine ABD’de 1985 yılında “Sağlık Araştırmaları Kanunu” yürürlüğe girerek, tıbbi deneylerde hayvanların kullanılması çeşitli prosedürlere bağlanmıştır.

Bütün bu gelişmeler sonrasında UNESCO tarafından ulusal bağlamda meydana gelen gelişmeler, hayvanların maruz kaldıkları muameleler, özellikle haklar kuramı göz önüne alınarak Hayvan Hakları Evrensel Bildirisi hazırlanmış ve 15 Ekim 1978’de Paris’te ilan edilmiştir.

Avrupa’da ise Avrupa Konseyi tarafından çeşitli sözleşmeler imzaya açılmıştır. Bunlar:

 

- 1968 yılında imzaya açılan 65 no’lu Hayvanların Uluslararası Taşıma Sırasında Korunmasına İlişkin Avrupa Sözleşmesi ve 1979 yılında imzaya açılan 103 sayılı Ek Protokol,

 

- 1976 yılında imzaya açılan 87 no’lu Yetiştirme Amaçlarıyla Muhafaza Edilen Hayvanların Korunması Hakkında Avrupa Sözleşmesi,

 

- 1979 yılında imzaya açılan 102 nolu Kesim Sırasında Hayvanların Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi,

 

- 1986 yılında imzaya açılan 123 no’lu Deney ve Diğer Bilimsel Amaçlarla Kullanılan Omurgalıların Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi,

 

- 1987 yılında imzaya açılan 125 no’lu Ev Hayvanlarının Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi’dir.

 

Amsterdam Antlaşması ile Avrupa Topluluklarını Kuran Antlaşmaya eklenen Hayvanların Korunması ve Hayvan Refahı Protokolü doğrultusunda Topluluk ve Üye Devletler, tarım, ulaştırma, araştırma, iç pazar gibi uygulama alanlarında hayvan refahı gerekliliklerinin gözetileceği konusunda mutabık kalmışlardır. Böylece hayvan korunması ve refahı AB’nin temel hukuki metinlerine yansıtılmıştır. Halihazırda hayvan refahı Avrupa Birliği’nin İşleyişi Hakkında Antlaşma’nın 13.maddesinde açıkça ele alınmaktadır.

 

Ülkemizde ise bin yıldır bu topraklarda varoluşumuzun bir nişanesi olarak hayvanlar, toplumsal bütünün önemli parçalarından biri olarak görülmüştür. Bu çerçevede pek çok özel uygulama ve hak hayvanlara tanınmış, insanlığa örnek olacak bir çok husus hayvanların korunması ve gözetilmesi özelinde uygulanmıştır. Bunlardan bazıları:

 

Hayvan ve ağaçlar yararına oluşturulan vakıflar,

Kediler için yapılmış binalar,

Hayvanların beslenmesi için tahsis edilmiş uşaklar,

Hayvanların beslenmesi için bırakılan miraslar (Örneğin sadece Beyazıt Vakfiyesinde kuşların beslenmesi için yılda 30 altın ayrılmıştı),

Kedilerin beslenme saatlerinde zengin ve kibar Osmanlıların kedileri her gün düzenli olarak beslemeleri,

Kasap ve lokantaların önünde sıraya girmiş hayvanlar,

Sonbaharda geri dönemeyen ve bakıma ihtiyaç duyan leylekler için bakım merkezleri,

Dünyada örneğine rastlanmayan Bursa’daki Leylek (Gurabahane-i Laklakan), Dolmabahçe’deki kuş ve Üsküdar’daki kedi hastaneleri,

Cami ve mezarlıklardaki suluklar, kuş evleri, hatta mimari açıdan eşi ve benzeri bulunmayan kuş köşkleri,

Her hafta kurulan pazarlarda varlıklı ailelerin kafesteki kuşları satın alıp özgür bırakma geleneği,

Sokakta doğurmuş bir hayvan gördüklerinde hemen oracığa bir kulübe yaptırmak için yarışan insanlar,

 

Bu örneklere rağmen Türkiye’de ilk resmi dernek 1912 yılında “Himaye-i Hayvanat Cemiyeti” adıyla kurulmuştur. Bu dernek 1923 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün emriyle  “Türkiye Hayvanları Koruma Derneği” olarak ismi değiştirmiş ve faaliyetlerine devam etmiştir. Bu derneğin dışında günümüze kadar hem devletimizin himayesinde hem de sivil toplum tarafından pek çok hayvan sever derneği kurulmuştur. Ne var ki Cumhuriyet döneminde hayvanların korunması ile ilgili kanuni düzenlemeler sadece Türk Ceza Kanunu’nda bulunan 521 ve 527’inci maddeler vasıtasıyla yürürlükte olmuştur.

 

Madde 521’e göre: Her kim bilamucip başkasına ait olan bir hayvanı öldürür veya işe yarayamayacak hale getirirse sahibinin şikayeti üzerine dört aya kadar hapis ve onsekiz bin liraya kadar ağır para cezayı nakdiye mahkum olur.

 

Madde 577’e göre ise “Bir kimse hayvanlara karşı insafsızca hareket eder veyahut aşikar surette haddinden fazla yorulacak derecede zorlarsa binsekizyüz liraya kadar hafif cezayı nakdiye mahkum olur.” Hükümlerini içermektedir.

 

Görüldüğü üzere bu maddeler modern hayvan haklarını karşılamaktan hayli uzak ve cılızdırlar. Türkiye’de hayvanları koruma kanunu çıkartma çalışmaları olmuş, bu konuda en ciddi çalışmada İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından 1980’li yıllarda yapılmış ancak bir neticeye ulaşmamıştır.

 

Nihayet TBMM, hayvan hakları ile ilgili ilk yasal adımı Avrupa Birliğine uyum sürecinde kaçınılmaz olarak gelen ve 4934 sayılı kanunla 1999 yılında Strasburg’da imzalanan milletlerarası bir sözleşme olan “Ev Hayvanlarına Korunmasına Dair Avrupa Sözleşmesi”nin 15 Temmuz 2003 tarihinde kabulü ile Türkiye’de Hayvan Hakları mücadelesinde AK Parti iktidarıyla önemli bir merhale geçilmiştir. Biliyorum ki bu kabul, yeterli olmasa da Türkiye’de hayvan hakları alanında atılacak kuvvetli adımlar için sağlam bir basamak teşkil etmiştir. Bunun neticesinde 24 Haziran 2004 tarihinde TBMM tarafından 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu kabul edilerek, uygulamaya girmiştir. 5199 sayılı kanun Türkiye için devrim niteliğinde olmuştur. Şimdi bu kanunun kimi maddelerinin değişmesiyle ilgili olarak Meclisimize değişiklik önerisi sunulmuş durumda. Kamuoyu’nun büyük kısmında da ilgili kanunda değişiklik yapılması ile ilgili yoğun talep ve ısrar söz konusudur.

 

İnanıyorum ki Türkiye hayvan haklarında sicilini temizleyecek, zamanın ruhuna uygun bir Hayvanları Koruma Kanununa sahip olacaktır. Çünkü konuşmamda öncede ifade ettiğim gibi bizim medeniyetimiz insanın doğayla bütünleşik yaşamasını öngören, güneşin altında bulunan cümle varlığın rahmet pınarından nasibince faydalandığı, o denge uyarınca hak hukukun belirlendiği bir dünya görüşüne, hayat anlayışına sahiptir.

Bu öyle bir hassasiyettir ki, 16. Yüzyılda çıkarılan ve hayvanlara eziyet edilmesini ve dahi bir gün çalışmamasını içeren ferman ancak uyarı ihtiyacı duyulması sebebiyle 19. Yüzyılın ikinci yarısında ahaliye hatırlatılmak zorunda kalınmıştır! Padişah 3. Murad, 1587'de "yük beygirlerine taşıyabileceklerinden fazla yük yüklenmemesi konusunda" ferman çıkardı. Fermanda, sahiplerinden, hayvanlarını iyi beslemeleri istenirken, hayvanlara tahammül edebilecekleri ağırlıktan fazlasını yüklemek de yasaklandı. 3. Murad'ın fermanından 300 yıl sonra 1856'da benzer konunun tekrar dile getirilmiş olması, bu anlayışın yüzyıllar boyu devam ettiğini gösterdi.  Osmanlı arşivlerinde yer alan 2 Ekim 1856 tarihli belgede, yük taşıyan hayvanlara iyi davranılması için öteden beri uygulanan kurallar hayvan sahiplerine yeniden hatırlatıldı. Yaklaşık olarak 300 yıl süren istisnasız süren bir hassasiyeti şu an anlamlandırmak ne kadar zor. Ama bu topraklar öyle bir adalet terazisine sahip ki, her bir mahlukata sahip olması gereken tüm hakkı tanıyor ve koruyor.

 

Bir de hayvan hakları ile ilgili olarak geçtiğimiz hafta içinde de yine gündeme gelmişti ve oraya bir anıt dikilmişti, Hayırsız Ada vakaları bulunmaktadır. Bunların ilk ikisinde Sultan II. Mahmut ve Sultan Abdülaziz dönemlerinde köpekler toplu olarak Hayırsız Ada’ya sürgün edildiler. Ancak, halk buna isyan etti ve köpekler geri alındı. Son olarak üçüncüsünde, 1910 yılında diğer bir Hayırsız Ada vakası daha yaşandı. İktidardaki İttihatçıların izniyle, Şehremini Suphi Bey, neredeyse bütün sokak köpeklerini Hayırsız Ada’ya yolladı. Namuslu hiçbir Türk bu insani olmayan görevi üstlenmediği için nakil işleminde serseriler kullanılmıştı. Adada yiyecek bulamayan köpekler açlıktan birbirlerini parçalayarak öldüler. İşte bu üçüncü vakada telef olan binlerce köpek için bir sivil toplum örgütünün mensupları adaya bir anıt diktiler. İşte bugün olduğu gibi o günde milletimiz bu acımasızlığa karşı tepkisini göstermesini bilmiş ve vicdanen bu durumu kabullenemediği hal ile anlatmıştır.

Ve son olarak sizlerle son derece güncel ve bir o kadar analiz edilmeye muhtaç bir haberi paylaşacağım. Bu haber hayvan haklarının nasıl pek çok konunun iç içe geçmesinden oluştuğunu göstermesi açısından önemli. Çarşamba günü internet haber sitelerinde çıktı, habere göre İstanbul, Kadıköy’de bir apartmanın havalandırmasına arılar koloni kurmuştu. Yapılan hesaplamalara göre kolonide 200 bin arı bulunuyordu ve yaptıkları petekten 30 kilo bal çıkmıştı. Peki bu koloni neden bir ağaçta vs. değil de apartman boşluğundaydı? Çünkü o arıların kolonilerini kuracak tüm ekolojiyi kendi elimizle bozmuş durumdayız. Şimdi bu arıların yaşam hakkını, türlerini sürdürme hakkını, kendi sığınma ihtiyacımızı gidermek uğruna yok etme hakkına sahip miyiz? Elbette değiliz. O halde sürdürülebilir bir ekolojik yaşam, hayvan haklarının olmazsa olmazlarındandır. O halde sadece hayvanların değil bitkilerin de varlığını koruyacak, cümle varlığı kapsayacak bir paradigmayı geliştirmemiz hepimiz için elzemdir.

Sizleri bu düşüncelerle selamlıyorum.

 

Metin Külünk

İstanbul Milletvekili 






Yorumlar
hayvan hakları
hayvan sevgısı olmayanlarada ınsan ve tabıat sevgısıde yokdur bızımle beraber aynı havayı tenefus eden ve yasadıgımız dunyada omrumuzu gecırırken onlarada bır mehenk tası oluyor yanı aynı tarıhlerde yaşıyoruz kımımız erken kımımız daha sonra gocuyor bu dunyadan hayvanında yaşam hakkı vardır ve bu hakka saygı duymak mecburıyedındeyız çalısmalarınzda başarılar dılıyorum
 
huseyın kaboglu
Türkiyede İlk
Sayın Vekilimiz, sizi bütün samimiyetimle destekliyorum,Hz.Ömer(R.A.) adaletine yakışır bir hizmet gösteriyorsunuz, Allah yar ve yardımcınız olsun.
 
mustafa söylemez