Ana Sayfa   Site Haritası

 
 
 
 
Basında Metin Külünk
İstanbul a Karşı Yükümlülüklerim Var
Yazar kimliğiyle öne çıkan Siyasetçi Metin Külünk'le hem yeni kitabı hem de Ramazan üzerine güzel bir söyleşi gerçekleştirdik..

Röportaj: Zeynep Çelikal ve Kübra Ağaçyetiştiren / TİMETURK

İçinde bulunduğumuz mübarek Ramazan ayının tüm güzellikleriyle ve maneviyatıyla yaşandığı şehir İstanbul. Sultanahmet’iyle, Eyüp sultanıyla, Üsküdar’ıyla, Beykoz’uyla Rengarenk Şehir İstanbul ve onun gönüllere taht kuran İstanbul Sevdalısı Yazar Metin Külünk’le Timeturk okuyucuları için konuştuk…

Yazı yazma serüveninizden kısaca bahseder misiniz?

Yazmaya 1975 yılında başladım. İlk yazdığım yazı Milli Türk Talebe Birliğinin orta öğrenim komitesi tarafından çıkarılan “Çatı Dergisi”nde yayınlanmıştı. Gençlikle alakalıydı. 1976 yılında MTTB’de Orta Öğrenim Komitesi Yönetim Kurulunda görevliydim.

Bugüne kadar yayımlanan eserlerinizi öğrenebilir miyiz?

Bir tane teknik bir kitabım var; “Dünya Ticaretinde Tarife Dışı Engeller” adında, sonrasında “Küreselleşen Dünya ve Türkiye”, “Barışı Arayan Dünya” ve “Rengarenk Şehir İstanbul” adlı kitaplarım çıktı. Şimdi ise beşincisi kitabımın hazırlığı yapılıyor. Bu kitapta geçtiğimiz iki yılın hem iç hem de dış siyaset anlamında bir fotoğrafını çektim. Kanımca hem Türkiye’nin değişen rolü hem de bu rol içerisinde AK Parti’nin konumunu irdeleyen bir kitap ortaya çıktı nihayetinde. Bu kitabımız eğer bir aksaklık olmazsa kasım ayında raflardaki yerini alacaktır.

BU ŞEHRİN DÜNÜ ÜZERİNDEN GELECEĞİNİ OKUMAYA ÇALIŞIYORUM

Size bu kitabı yazdıran sebepleri nelerdir. ?

“Rengarenk Şehir İstanbul” merkezinde 2008 yılında AK Parti'nin ilçe kongrelerinin olduğu ama öze inildiğinde, “21. Yüzyılda nasıl bir İstanbul ve nasıl bir siyaset” sorusunun sorulduğu bir kitaptır. Çağımız siyasetinde, bir yandan küreselleşirken diğer yandan yerelin önemi de artıyor, biz de bu kitabımızda diyoruz ki, siyaset yapan insanlar, siyaset yaptığı şehirle alakalı olmalıdır. Siyaseti bir anlamda şehir üzerinden üretebilmelidir. Dolayısıyla “İstanbul ilçelerinde bir siyasetçi ne yapabilir?” sorusuna, “şehre karşı sorumluluklarını nasıl yerine getirebilir” sorusuna verilmek istenen bir cevap anahtarıdır.
Siyaset toplumla birlikte yapılır. Yaşadığımız toprağa, şehre yaşadığımız bölgedeki insanlara sorumluluk hissidir siyaset ve siyaset, yaşadığımız toprağın, çevrenin doğada her ne varsa bütün canlıların karşılaştıkları ve karşılaşabilecekleri problemlerin çözüm yollarını üretmek olabileceği gibi onlara mutlu bir gelecek de üretebilmelidir. Siyaset mutlu bir gelecek üretebilmenin projeksiyonudur. Dolayısıyla, siyaset yapan insan öncelikle evinin ne olduğunu iyi bilmek mecburiyetindedir. Yaşadığı şehir nedir, kimdir, kimler yaşar, toprağı nasıldır, tarihi nedir, bunu iyi bilmek zorundadır. Bu bildiklerinin üzerinden bu şehir daha iyi nasıl olabilir, nasıl marka olabilir, sorularını sormaktır. Siyaset, yaşanılan şehirden nasıl marka insanlar ortaya çıkabilir sorusunun cevabını arayabilmektir. İşte bende İstanbul'da yaşıyorum. 42 yıldır İstanbul'dayım. Bu şehrin dününü okumaya çalışıyorum. Dününü okumamın üzerinden de İstanbul'un geleceğini okumaya çalışıyorum. İki okumayı birleştirdiğimde İstanbul'a karşı yükümlülüklerim var. İstanbul’un tarihsel ve kültürel kimliğine hitap etmeyen büyük bir meydanının olmaması bana ızdırap veriyor. İstanbul'da gözünüzün gördüğü her yere bina dikilmesi bana ızdırap veriyor. Çünkü şehir hayatı, medeniyet, beton yığını demek değildir. Medeniyet, nefes alabilmektir. Sadece insanın da nefes alması değildir. Medeniyet toprağın da nefes alabilmesidir. Medeniyet yaşayan bütün canlıların fıtratlarına zulmetmemek demektir. Dolayısıyla İstanbul'da her köşe başında her boş bulunan yere bina dikilmesinden ben mutsuzum. İstanbul'un geleceğinin beton yığınları üzerinden okunmasından mutsuzum. O zaman bir İstanbul tasavvur etmeliyiz ki İstanbul'da insanlar işten çıktıklarında şehrin göbeğindeki büyük kent parklarında parkın içerisinde göletlerin olduğu, tiyatro mekanlarının olduğu, sincapların gezdiği, tavşanların, kuşların özgürce dolaştığı, insanların iş çıkışı gidip orada ruhunu dinlendirdikleri bir kent arıyorum ben. Sur'un içerisinde tüm yapılaşmanın durdurulduğu bir İstanbul arıyorum ben. Sulukule'nin bütün değerleriyle gitsin ya da gitmesin korunduğu bir İstanbul arıyorum ben. Benim aradığım İstanbul fethedildikten önce ve fethedildikten sonra bütün değerlerinin gün yüzüne çıkarıldığı toprağın altındaki 10 yıla varan tarihinin gün yüzüne çıkarıldığı bir İstanbul. Mahalle kültürünün zamanın ruhuyla barıştığı, paylaşmanın ve dayanışmanın olduğu İstanbul'dan bahsediyorum . O zaman bunun olabilmesi için siyasetçi oturup düşünmek zorunda. Gerek bir şiirle dillendirmeli, gerek yazarak, gerekse konuşarak ve nihayetinde proje üreterek.


RENGAREK ŞEHİR İSTANBUL, BU ŞEHRİN SİYASİLERİNİN VE ŞEHİRLE DERTLENENLERİN BAŞUCU KİTABIDIR.

İstanbul konulu bir çok eser kaleme alındı Rengarenk Şehir İstanbul' u diğerlerinden farklı kılan özellikleri nelerdir ?

Alçakgönüllüğü elden bırakmadan söylemek gerekirse, İstanbulla ilgili derdi olanlar için ve İstanbul'da siyaset yapan bir siyasetçinin başucu kitabıdır. Sadabat Üniversitesini hiç kimseden duydunuz mu? ya da Alibeyköy'den Seyrantepe'ye kadar olan yolun imara kapatılıp bir büyük İstanbul meydanına üretilmeli projesini hiç duydunuz mu? Ya da kırk çeşit üzerinde üzüm yetiştirilen bağcıların yeniden boş kalan arazilerinde Bağcılar ilçesini anlatacak, üzüm tarlaların kurulması gerektiğini hiç duydunuz mu? Dolayısıyla İistanbul'da siyasetle iştiğal eden insanların kendilerine siyaset yapıyorum, acaba ne diyebilirim ya da şehir ile ilgili ne konuşabilirim sorusunun cevabını arama anahtarıdır. Bu kitap çalışması bunun içindir. Ben tarihçi değilim, siyasetçiyim; pratik siyasetçiyim. Pratikten yola çıkarak konuşurum. Çıksalın'da Musevi Mahallesi bir açık hava müzesine dönüştürülmelidiri hiç duydunuz mu?. Dolayısıyla bunların siyaset yapan bir insan tarafından söyleniyor olması bu şehir için bir pozitif değerdir. İstanbul'un yeni bir kent olmaya ihtiyacı var, duydunuz mu? Bunun bir şiirle birleştirilerek konuşulduğunu hiç düşünebiliyor musunuz? Ya da Mimar Sinan'ın köprülerinin olduğu Büyükçekmece'de Mimar Sinan Üniversitesi'nin vücud bulması gerektiğini şehirle bütünleşerek, hiç düşünebiliyor musunuz? Bu şehrin bir gelecek projeksiyonudur. Katkıya açıktır. Biz bu kadar üretiriz birileri gelir bunun üstüne daha fazlasını koyar.


İSTANBUL BÜYÜK ROMA RÜYASININ ADIDIR

İstanbul dediğimizde aklınıza gelen ilçeler hangilerdir? İstanbul kendisini hangi değerleriyle ifade eder?

Benim için İstanbul demek Üsküdar, Beykoz, Beşiktaş, Beyoğlu, Eyüp, Fatih demektir. Benim için İstanbul bunlar demektir burası demektir. Onun dışındakiler İstanbul'un komşularıdır. Ama Otağın kurulduğu Maltepe'yi anlamamak, İstanbul'un fethi için kuşatılma mekanı olan Aydos'u anlamamak ya da Bayrampaşa bölgesini İstanbul'un kuşatmasında otağı kurulan Bayrampaşa bölgesini unutmak mümkün değil. Ama İstanbul dediğimiz zaman İstanbul bir medeniyetler buluşma noktasıdır. Kesişme noktasıdır. Hem kültürel anlamda hem siyaseten İstanbul “insanın esas olduğu” bir büyük Roma rüyasının adıdır. İstanbul sadece üzerinde yaşanılan bir şehir değildir, para kazanılan bir şehir değildir. Altın yumurtlayan bir tavuk olmamanın ötesinde İstanbul dünya jeopolitiğinin merkezidir. Dolayısıyla bir büyük rüyanın adıdır. Nasıl Fatih Sultan Muhammed han büyük Roma rüyasının merkezi olarak İstanbul'u görmüşse, atının burnunu Roma' ya doğru çevirmişse, bunun başlangıç noktası İstanbul'un fethidir. Dolayısıyla İstanbul demek o tarihin yaşadığı yerler demektir. Zaten o tarihin yaşadığı yerlerdeki semboller olmasa İstanbul ne ile anılacak soruyorum. Ecdad’tan sonra bu şehre sembol niteliğinde kaç yapı veya anıt kazandırmışız? Sultanahmet, Ayasofya, Çemberlitaş, Dikilitaş, Fatih Camisi, Topkapı Sarayı, Dolmabahçe Sarayı'nın dışında çeşmelerin dışında, imarethanelerin dışında, medreselerin dışında, darülacezelerin dışında. İşte, hala Eyüp'te hayranlıkla seyrettiğimiz ahşap evlerin, Sultanahmet'teki ahşap sokağın, Boğazda hayranlıkla seyredilen yalıların dışında. İstanbul'a yüzyıl sonra Allah muhafaza bir deprem olup arkeolojik kazı yapıldığında şu İstanbul'a son 50 yılda ne konulmuş bir abide olarak tarihte kendini anlamlandırabilecek. Ama 500 yıl önceki 600 yıl önceki tarih hem kültürel kodlarıyla hem sembol değeriyle bütün ihtişamıyla ayakta duruyor. Nerede duruyor? İstanbul bahsettiğimiz yerde duruyor. Üsküdarı Aziz Mahmud Hüdayi Hazretleri olmadan düşünmek mümkün mü? Özbekler Tekkesi, Alman Çeşmesi olmadan düşünmek mümkün mü? Yeni Caminin siluetini düşünmeden mümkün mü? Tekkeleriyle Üsküdar'ı düşünmemek mümkün mü? Yeni kurulan semtlerde ne var söyler misiniz bana? Sancaktepe'ye bakın neyle anılacak, Bağcılara bakın neyle anılacak, Güngörene bakın neyle anılacak, Başakşehir'e bakın aradan 100 yıl geçse Başakşehir'e arkeologlar girse medeniyet adına ne görecek orada ne üretilmiş ya da Beylikdüzün'de gelse arkeologlar insan adına ne bulacaklar orada ama İstanbul dediğimiz o surun içerisinde insan adına her şeyi bulabiliyorsunuz. Dolayısıyla İstanbul böyle bir yer: Siyaseten bir büyük düşünmenin adıdır. İstanbul kültürel anlamda da bir buluşma noktasıdır. Farklı kültürlerin birbirlerini etkileyerek yeni bir kültür üretebilmenin adıdır. Dolayısıyla benim için İstanbul demek sur içi demektir. Benim için İstanbul denildiği zaman ben bir semt tercih etmem. İstanbul benim için bir medeniyet projesinin adıdır.


İLK ÖNCE MEDENİYETLERİMİZ İNŞA EDİLMELİ

Çocukluk Ramazanlarınızı anlatır mısınız? Ramazan günleriniz nasıl geçerdi? O günden bu güne sizce neler değişti? Şimdiki Ramazanlarda geçmişi yaşatabiliyor muyuz?

Mümkün değil yani zaman birbirini tekrar etmez zaman sürekli yenilenir. Dolayısıyla geçmişte var olanları ısrarla geçmişte yaşananları ısrarla bugünkü zaman diliminde de yaşayacağım iddiası çok anlamlı değildir. Gelenek vardır ama gelenek zaman karşısında kendini yeniliyebilmelidir. Geleneğe tutsak olmak tek başına bir şey ifade etmez. Önemli olan mevcut zaman diliminde de bir gelenek üretebilmektir. Bugün Ramazan münasebetiyle oruç tutan insanların ya da bu topraklardaki geçmiş Ramazan geleneğiyle hayranlıkla buluşanların temel sıkıntısı bugünden geleceğe uzanacak bir gelenek üretebilme çabası içinde olmamalarıdır. Böyle bir çaba içerisinde olmadıkları için doğal olarak da geçmişin limanına sığınıyorlar. Çocukluğumuzda şöyleydi işte eskiden Ramazanlar böyleydi. O zaman şimdi üret. Eğer Ramazan denilen bu hayatımızın en kritik aşamasında biz hala 100 yıl evvel 30 yıl evvel, 40 yıl evvelki Ramazanların sıcaklığına sığınıyor ve bugün, geleceğe taşınacak bir Ramazan geleneği üretemiyorsak oturup düşünmemiz lazım. Demek ki biz hala 300 yıl öncesini aşabilmiş değiliz.100 yıl öncesini aşabilmiş değiliz. 50 yıl öncesini aşabilmiş değiliz. O zaman oturup 50 yıl öncesini 100 yıl öncesini aşacak akıl üretmek lazım.
Medeniyetten başlamak gerek. Onun için önce bu topraklarda oturup geleneğin sıcaklığı içerisinde pişmeyi tercih etmek yerine geleceği üretmenin çabası içerisinde olmalı insanlar. Onun için de Ramazan bu ülkede hep güzelliklerle anılmıştır. Herkesin çocukluğundan itibaren bir Ramazan hatırası vardır ama bugün Ramazanın getirildiği, sıkıştırılmak istendiği yer direklerarası olmamalıdır. Modernleştirilmiş direklerarası kültür olmamalıdır.

Sizin Ramazanla ilgili unutamadığınız bir çocukluk anınız var mı ?

3 yaşından itibaren oruç tuttuğumu hatırlıyorum. Tamamını değil, ama oruca ilk bu yaşta başladığım hala hatırımdadır. Beni babamın, abilerimin sırtında taşıdığını, annemin sırtında taşıdığını, iftar vaktine kadar sırtında taşıdığı günleri de unutmadım.

Sizce Ramazan en güzel nerede yaşanır?

Ramazan en güzel insanın kendi ruhunda yaşanır.

Mekan belirtmeyecek misiniz?

Hayır. her insanın düşündükleriyle ilgili yaşayacağı en güzel yer ruhudur. Ruhunuzda eğer yaşamıyorsanız Kâbe'de bile olsanız bir şey ifade etmiyor ki. Sizin Kâbe dediğiniz, kalp değil mi?

Son olarak okurlarımız için neler söylemek istersiniz? Önerileriniz var mı?

Ben tavsiye makamı değilim. Tavsiye etmem ama şunu söylerim sadece: Herkes yaşadığı zamanın ruhunu, aklını ve eşyasını iyi anlasın. Zamanın ruhunu, aklını ve eşyasını anlamayan hiç bir anlayış için kendini öncelikle ardından da etrafına söyleyecek hiç bir sözü yoktur. Zamanın ruhu, aklı ve eşyası hayatın dinamizmini kavramaktır. Zamanın ruhunu, aklını ve eşyasını kavramak insanın kendini bilebilmesindeki en önemli perdedir. Bugün, İslam dünyasının yaşadığı sıkıntı da budur. İslam dünyası bu perdeyi aşabilme çabası içerisinde değil. Onun için herkes tekrarcılıkla meşgul. Bunun olabilmesi içinde insanların aklı yeniden keşfetmeleri gerekmektedir. Akıl, İslam dünyasında geri planda kalmıştır. İslam dünyası geleneğe tutsak edilmiş vaziyette ve akıl yoksunluğundan kaynaklanan tekrarcılığın zamanın önümüze koyduğu meseleleri çözebilmede ya da zamanın yeni boyutunu üretebilmede yetersizliğinden dolayı fasit bir dairededir. Onun için öncelikle hepimize, herkese düşen, zamanın ruhunu, aklını ve eşyasını iyi anlamaktır.



 





Yorumlar