Ana Sayfa   Site Haritası

 
 
 
 
İnsan Hakları
21 MART - IRK AYRIMI İLE MÜCADELE GÜNÜ
Uzlaşı ve hoşgörünün kaynağı topraklarımızda ve çevremizde ırkçılığa pay bırakmayalım.

 

İnsanlığın kara lekelerinden birini oluşturan, insanları “seçme hürriyetine sahip olmadan!” edindikleri bir ırka ait olma durumu ne yazık ki insanlar arası sömürünün de bir nedeni olmuştur. Irk ayrımcılığı ile mücadelenin hatırlatılması ve gelecek nesillere aktarılması amacıyla her yılın 21 Mart Günü “Irk Ayrımı ile Mücadele Günü” olarak belirlenmiştir. Ayrıca Mart ayının 21’i ile başlayan hafta da Irkçılıkla Mücadele Haftasıdır. Irk ayrımcılığı insanlık tarihi kadar eskidir, bunu dinler tarihi ve modern tarihten anlıyoruz; Mısır’da Yahudilere yapılan ayrımcılık, Nazi Almanya’sında Ari Alman Irkından olmayan diğer tüm insanlara yapılan ayrımcılık ve zulümler, Filistin’de Filistin halkına reva görülen ikircikli yaklaşımlar,  ABD’de Kızılderililere, Uzakdoğululara ve Afrikalılara yapılan ayrımcılıklar bunun önemli delillerindendir. Görüldüğü gibi sadece bir solukta dünya üzerindeki çeşitli tarihsel dönemlere ait Irk ayrımcılığı ile ilgili birçok örnek verilebilmektedir.

 

Ne yazık ki Irk ayrımcılığı insanlığın taşıdığı madalyonun diğer yüzünü oluşturmaktadır. Coğrafi Keşifler, Aydınlanma ve Sanayi Devrimi, Batı Medeniyetinde insanı metalaştırırken, üstün insan kavramını da bu medeniyetin benliğine yerleştirmiştir. Batı Medeniyeti yalnızca zapt ettiği ülkelerin kaynaklarını kendi topraklarına nakletmemiş, bu kaynakların naklini kolaylaştıracak dünya görüşünü de üretmiştir. Beyaz ırkın üstünlüğüne dayanan bu görüşe göre, dünyadaki maddi gelişimin beşiği olan Batı medeniyeti ve insanının bu kaynaklardan maksimum yararlanması bir lütuf değil bir zorunluluktu. Rönesans dönemi Avrupa’sı Orta ve Güney Amerika’daki 3 medeniyetin yıkıntıları üstünde yükselmiştir, aynı şekilde günümüz ABD’si K.Amerika’nın asli unsuru olan Kızılderililerin kıyıma uğratılması lehine kurulmuş ve Afrika’dan ithal edilen emek gücü ile gelişmiştir. Osmanlı ülkesi ise Oryantalist teori ile önce bu toprakların sahiplerinin ilkelliğine dem vurularak daha sonra da onu daha iyi yönetecek ve kaynaklarını kullanacak ülkeler arasında paylaştırılarak bölünmüştür. Bu  bakış açısı işgal dönemi İstanbul’undaki yaşantıyı ve işgal gücü askerlerinin Türklere/Osmanlı’ya bakışını resmeden Yakup Kadri’nin Sodom ve Gomore’sinde de açıkça görülmektedir. Avrupa’daki beyaz ırkın üstünlüğü düşüncesi o denli benliğine işlemiştir ki, bu düşüncenin iki dünya savaşı arasında açığa çıkan büyük ekonomik bunalımla birleşmesi (Nazi Hareketi) II. Dünya savaşının sonunda Batı Avrupa medeniyetinin, ekonomik, sosyal ve kültürel olarak yıkımına ve bu medeniyetin farklı bir kıtaya kaçmasına neden olmuştur.  

 

Özellikle ABD’nin öncülüğünde II. Dünya Savaşı sonrasında kurulan yeni dünya düzeninde insan hakları ile beraber ilk olarak “Irk Ayrımcılığı” ile ilgili düzenlemeler yapılmış ve ayrı bir sözleşme düzenlenmiştir. 10 Aralık 1948’de kabul edilen BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinin 2. maddesi “Herkes; ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal ya da başka bir görüş, ulusal ve toplumsal köken, doğuş ya da benzeri başka bir statü gibi herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bu Bildirgede ileri sürülen tüm hak ve özgürlüklere sahiptir.” diyerek Irk Ayrımcılığına karşı ilk evrensel duruşu da ortaya koymuştur. Dikkati çekmek gerekir ki bu beyannamenin esas muhatabı yine Batı medeniyetidir. “Her Türlü Irk ayrımcılığının Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşme” ise bu konudaki temel metin olma özelliğine sahiptir. Bu sözleşmenin bir diğer özelliği ise BM tarafından kabul edilen insan hakları alanındaki ilk temel sözleşme olmasıdır. Bu sözleşmeye göre taraf ülkeler; kişiler, kurumlar ve gruplar aleyhinde hiçbir uygulamada bulunmamayı, ırk ayrımcılığını desteklememeyi, ırk ayrımcılığı yapan, kişi, grup ve kurumlara yönelik gerekli tedbirleri almaya, ve ırk ayrımcılığına neden olacak ulusal ve bölgesel mevzuatları gözden geçirmeyi ve ilga etmeyi kabul etmektedirler. Türkiye de bu sözleşmeyi 13 Ekim 1972’de imzalamış, sözleşmenin onaylanması konusu Türkiye’nin “AB ulusal Programında” da yer bulmuş ve sözleşme 16 Eylül 2002’de TBMM tarafından onaylanmıştır. Yukarıda belirtilen iki temel metinle beraber, Irk ayrımcılığını engellemeye yönelik maddeler İnsan hakları ile ilgili tüm metinlere konmaya başlanmıştır. Örneğin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 14. maddesi, yine Avrupa Temel Haklar Bildirgesinin 21. maddesi, Irk ayrımcılığının engellenmesine yönelik maddeleri oluşturmaktadırlar.

 

Ne yazık ki tüm bu anlaşma sözleşmelere rağmen günümüzde Irkçılığın olmadığını ifade etmek safdillik olacaktır. Irkçı Güney Afrika rejiminin dahi doksanlı yılların başına kadar varlığını sürdürdüğü ve Batılı devletlerden de önemli destek aldığı düşünüldüğünde gerçek tüm çıplaklığı ile ortaya çıkmaktadır. Günümüzün insan haklarını temel almış Avrupa’sında en güncel konuların başından futbol sahalarında yükselen ırkçılık olduğu ve Avrupa çapında yabancı düşmanlığının giderek arttığını vurgulayan araştırma sonuçları ortaya çıktıkça, ırkçılığın yeşerdiği kaynağın tüm çabalara rağmen kurutulamadığı ortaya çıkmaktadır. Öyle ki ırk ayrımcılığından ataları oldukça çekmiş ABD Dışişleri Bakanı Condoleeza Rice bile G. Doğu Asya’daki deprem felaketinden sonra, ABD’nin bu ülkelere yardımını “harika bir fırsat!” olarak nitelendirmekten geri durmamakta, Batı medeniyetinin insanı metalaştıran faydacı yapısını gözler önüne sermekte bir mahsur görmemektedir.

 

Bununla beraber insanlar arasında üstünlüğün yalnızca “takva’da” olduğu temeline yaslanan bir kültürün bekçiliğini yapmamıza rağmen Batılı ülkeler tarafından Irk ayrımcılığı ile suçlanmamız da bir ikirciklilik oluşturmaktadır. Birçok medeniyete ev sahipliği yapmış Anadolu’nun Irk ayrımcılığı raporlarında yer alması oldukça düşündürücüdür. Sahip olduğumuz manevi ve kültürel temeller ise bu durumu inkar etmektedir. Mevlana’nın “ne olursan ol yine gel” deyişi de zaten mevcut temelin belgesi niteliğindedir. Bu nedenle aramızdaki uzlaşıyı sadece ırk ayrımını benliğinde taşıyan Batı medeniyetinde aramaktansa kendi pınarlarımızdan da yararlanmamız gereği açıktır. Osmanlı’nın parçalanmasını hızlandıran ve Türkiye’mizi de etkileyen milliyetçilik akımının panzehiri kültürel genlerimizde mevcuddur. Unutmayalım her insan sadece insan olma nedeniyle fizyolojik ve biyolojik ihtiyaçlarını karşılamaya sahiptir. İçimizde Irk ayrımcılığı tohumlarının oluşmasına izin ve ırk ayrımcılığı güdenlere de prim vermeyelim. Uzlaşı ve hoşgörünün kaynağı topraklarımızda ve çevremizde ırkçılığa pay bırakmayalım.






Yorumlar