Ana Sayfa   Site Haritası

 
 
 
 
İnsan Hakları
BİR DİLİM EKMEK SAVAŞI
Bu amaçla kimi medya organlarında yansıdığı şekliyle iş adamlarımızın Marks’ı değil İNSANI hatırlamaları, ADALETE yön vermeleri gerekmektedir.

Dünyamızın mevcut ekonomik sistemle yürümesi, daha doğrusu refah ve barış adına yaşanan bir gezegen olması gün geçtikçe zorlaşıyor. Söz konusu ekonomik sistemin temellerinin atıldığı 16. yüzyıldan bugüne, dünyamızda ne yazık ki kan ve gözyaşından göller oluştu. Size sadece kısa bir örnek vereyim, Batılı ülkelerin sadece Afrika’dan edindikleri zenginlik 777 trilyon dolar civarındadır; Asya’yı, Amerika kıtasını saymıyorum dikkat edersiniz. Sömürgeleştirme ve yağma düzeni ile bugünlere gelen kapitalist düzen, üretmenin, emeğin yerine, sermayenin ve sanal para büyüklüklerinin hakim olduğu bir dünya düzeninin önümüze koydu. Bugün dünya üzerinde 24 saat hiç durmadan dolaşan para miktarının 300 trilyon dolar olduğu söylenmektedir. Peki bu paranın ne kadarı üretime dayanmaktadır? Açıktır ki dünyamız bugün üretime dayanmayan sanal bir ekonomik büyüklüğe sahiptir.

 

Bu ekonomik düzenin en önemli özelliği insanı tamamen maddeleştirerek, özne yerine nesne haline getirmiş olmasıdır. Üretime dayanmayan, insanı nesneleştirmiş bir ekonomik düzenin ise ne yazık ki doğanın kuralları hiçe sayma şansı ise bir yere kadar geçerli olabiliyor.

 

İşte karşımızda bir manzara bilgi ve iletişim çağı denen bir zaman dönümünde, açlık savaşları ile karşı karşıya kalmış bir insanlık ve timsah gözyaşı döken Batılı ekonomik sistemin temsilcileri. Söz konusu ekonomik düzenin piyonları bir bir iflas barağını çekerken, eğer mevcut düzene Adalet, paylaşım ve eşitlik düzenini gerçek anlamalarıyla eklemleyemez isek insanlık da iflas bayrağını çekme tehlikesiyle karşı karşıya.

 

Tarım alanlarının, sulak yerlerin, nehirlerin, su havzalarının yok edildiği, kazancın yatırım ve üretme yerine, sanal ekonomik düzenin çarkına katıldığı bir dünyada, son teknoloji tarımın konuşulduğu bir dönemde pirinç, buğday kıtlığı ile karşılaşıyor, ülkeler açlık ve ekmek savaşları ile karşı karşıya kalıyor. BM’nin geçen ay yaptığı bir hesaplamaya göre temel gıda fiyatlarındaki artış neticesinde 100 milyon insan daha yardıma muhtaç duruma gelmiştir. Önümüzde daha da güncel bir örnek var: Myanmar (Burma); bu ülke dünyanın en büyük iki pirinç ambarından birisini oluşturmaktaydı ama şu an bu ülkenin tarım alanları yok olmanın eşiğinde. Bu mevcut gıda krizini bir kademe daha ileri taşıyacak anlamındadır. Özellikle Güney Doğu Asya gibi temel gıda birimi pirinç olan ülkelerde gıda isyanlarının çıkması an meselesidir. Kaldı ki bizim coğrafyamız gibi temel gıda da buğdaya bağımlı olan bölgelerde çoktan gıda isyanları başlamış durumda. Mısır’ın durumu ortadadır. Halk yükselen ekmek fiyatları karşısında, Mübarek rejimini sallamaktadır. Yine Kamerun, Senegal, Moritanya, Fildişi Sahili, Moritanya, Senegal, Fildişi Sahilleri gibi Afrika ülkelerinde protestolar ve isyanlar yükselmiş ve insanlar sadece “bir dilim ekmek” için ölümle cezalandırılmışlardır.

 

Afrika’nın hemen yanı başında artan petrol fiyatları neticesinde kazançlarına kazanç katan ve değeri şimdilik 3 trilyon doları bulan fonlar oluşturarak bunları insana değil, hizmet sektörüne akıtan bir akıl ve diğer yanda bir dilim ekmek uğruna yok olup giden hayatlar. UNICEF 2008 Çocuk raporuna göre günümüzde gıda yoksulu ülkelerde doğan her 1000 çocuktan 119’u 5. yaş gününü görmeden hayata gözlerini yumarken bu oran İzlanda’da sadece binde üçtür. Bugün Afrika kıtasındaki 21 ülke gıda yardımıyla ayakta durmakta ve yine büyük çoğunluğu Afrika ülkeleri olmak üzeri 800 milyon insan (Dünya nüfusunun yaklaşık 5’te biri) yetersiz beslenme tehdidi ile iç içe yaşamaktadır. Böyle bir sistemi nasıl insanlık için en iyi sistem olarak nitelendirebilir? Kaldı ki bu rakamlara ekonomileri gün geçtikçe gelişen ve buna bağlı olarak gıda ihtiyaçları farklılaşan ve artan Çin ile Hindistan’ı da eklersek, karşımıza bir felaket senaryosu çıkmaktadır. Açıktır ki yeni bir ekonomik sisteme zaman geçmeden ihtiyacımız bulunmaktadır. İnsanı tekrar özneleştirecek bir yeni aklın inşa edilmesi gerekiyor.

Türkiye’mizin de bu sorgulamanın dışında kalması beklenemez. Son olarak sayın Tarım Bakanımız acı bir açıklama yaparak Türkiye’nin tarım alanında kendi kendine yeterli birkaç ülkeden birisi olduğu “miti”nin doğru olmadığını söyledi. Söz konusu Anadolu toprakları ki onlarca medeniyeti beslemiş büyütmüş  ama yılların getirdiği politikasızlık, yanlış kullanım, yatırım yetersizliği, Anadolu insanını da açlık tehlikesi ile karşı karşıya bırakmıştır. Yılların ihmali neticesinde, tüm Ortadoğu’yu beslemesi beklenen GAP, bugün topraklarının yanlış kullanım neticesinde çoraklaştığı, tarım alanlarının çarpık şehirleşmeye kurban verildiği SOS veren bir bölge durumuna gelmiştir. Açıktır ki hükümetimizin ve devletin ilgili kurumlarının acilen Türkiye çapında bir yoksulluk ve yoksunluk araştırmasını, sağlık programları ile beraber hayata geçirmesi gerekmektedir. Çıkacak rakamların pek de iç açıcı olmayacağı bilmek için kahin olmak gerekmiyor elbette. Açıktır ki yıllardır dayanışması ile övündüğümüz Anadolu insanı, 2000 ve 2001 krizleri ile son nefesini harcamış ve plansız kentleşmenin doğurduğu sebepler neticesinde söz konusu dayanışma anlayışı yara almıştır. Anadolu insanının son darbeye dayanması beklenmemelidir.

 

Bu amaçla kimi medya organlarında yansıdığı şekliyle iş adamlarımızın Marks’ı değil İNSANI hatırlamaları, ADALETE yön vermeleri gerekmektedir. Nasıl daha çok kazanırımı değil, Anadolu insanına nasıl daha çok kazandırırımı, ülkemi nasıl geliştiririmi düşünmesi gerekmektedir. Yoksa kuru kuruya Marks’a herkesin karnı tok. Ham cümleler değil hayata geçirilmiş icraatlere ihtiyacımız var. Anadolu’ya yatırıma ihtiyacımız var. Marks sonuçta mevcut ekonomik düzen içinden türemiş bir yaklaşımdır. Halbuki Türkiye’mizin üzerinde durduğu sistem, alternatif bir yaklaşımı içinde barındırmaktadır. Bu yaklaşıma zamanın ruhu giydirilerek hayata geçirilmesi bir zorunluluk haline gelmiştir. Bir dilim ekmek için savaşmak yerine o bir dilim ekmeği üretecek aklı oluşturmak zorundayız. Türkiye’deki gelir adaletsizliğine çözüm bulmak zorundayız.

 

Bu bir liyakat ve adalet arayışıdır.

Bu büyük bir insanlık hareketedir.

Türkiye elbette Büyüyecektir.

 

 

 

Metin Külünk

09.05.2008






Yorumlar