Ana Sayfa   Site Haritası

 
 
 
 
Konuşmaları
TÜRKİYE SİYASETİNİN GELECEĞİ
Bugün bu seçkin topluluk önünde bana konuşma fırsatını sunan Utah Üniversitesi Siyaset Bilimi Bölümüne, sayın Hakan Yavuz’a ve Suat Kolukırık’a teşekkürlerimi ifade etmek isterim.

Bugün bu seçkin topluluk önünde bana konuşma fırsatını sunan Utah Üniversitesi Ortadoğu Araştırmalar Merkezine, sayın Hakan Yavuz’a ve Suat Kolukırık’a teşekkürlerimi ifade etmek isterim.

New York üzerinden Utah’a yaptığım bu ziyaret, ABD’nin sadece New York’tan, Chicago’dan veya Washington’dan ibaret olmadığını ve birçok farklı rengi içinde bulundurduğunu göstermesi açısından öğreticiydi.

86 yıllık geçmişe sahip olan Türkiye Cumhuriyeti de artık yalnızca İstanbul, Ankara veya İzmir’den ibaret değildir.

Burada size seslenirken ben beş bin yıllık geçmişe sahip olan bir coğrafyadan, medeniyetlerin beşiği olan bir ülkeden, dünyanın en önemli imparatorluklarından olan Roma, Bizans ve Osmanlı İmparatorluğu’na başkentlik yapmış bir şehirden geldiğimi aklınızda tutmanızı rica ediyorum.

Bugün size bölgesinde bir çekim merkezi ve dünya için önemli bir pivot ülkenin temsilcisi olarak sesleneceğim.

Türkiye’yi sadece 86 yıllık bir geçmişle birlikte düşünmek önemlidir, ancak yeterli de değildir. O nedenle Türk siyasal yaşamından ve geleceğinden bahsetmek göründüğünden daha zordur. Türkiye’den ve geleceğinden bahsederken dünyadaki gelişim ve dönüşümden ayrı tutarak düşünmek mümkün değildir. Türkiye bulunduğu coğrafya gereği dış dünya ile sürekli bir etkileşim ve iletişim içindedir; etkiler ve etkilenir.

Bu coğrafya üstünde kurulan hiçbir ülke yoktur ki, dış dünya ile etkileşimi kesildiğinde küçülmesin ve tarih sahnesinden çekilmesin. Osmanlı’nın çöküşü ve genç Türkiye Cumhuriyetinin doğuşu da basitçe böyle açıklanabilir. Her ne kadar Tanzimat ile birlikte Osmanlı’da bir Batılılaşma ve Modernleşme süreci başlamış ise de, bu süreç imparatorluğun girdiği çöküş dönemi, savaşlar ve hantal bürokratik yapı nedeniyle, halkla bütünleşmemiş ve İttihat Terakki yönetiminin imparatorluğu yıkıma götüren yanlış politikaları ile sonuca ulaşmamıştır. Ancak bu dönemde edinilen modernleşme tecrübesi ve kurumlar, Kurtuluş Savaşı sonrası genç Türkiye Cumhuriyetini kurmak için kollarını sıvayan Mustafa Kemal Atatürk ve kadroları için kolaylaştırıcı etken olmuştur. Bu nedenle Osmanlı’dan Türkiye’ye geçiş bir kesinti değil, devamlılığın eseridir.

Osmanlı’dan Cumhuriyete birçok kurum aktarılmıştır. Bunların başında da Türk Silahlı Kuvvetleri gelmektedir. Her ne kadar TSK’nın tarihçesi M.Ö. 209 yılına kadar götürülse de modern anlamdaki yapısı Osmanlı’nın son döneminden miras alınmıştır. Hatta TSK’nın ülkenin geleceği ve siyasetle olan ilişkisi de yine aynı dönemden etkiler barındırmaktadır.

29 Ekim 1923 tarihinde ilan edilen Türkiye Cumhuriyeti, Mustafa Kemal Atatürk’ün Batı ile bütünleşme ve muasır medeniyetler seviyesine ulaşma hedefinde kararlılıkla yürümeye başlamıştır. Örneğin bu dönemde Batılı ülkelerden çok daha önce Tevhid-i Tedrisat Kanunu ve Medeni Kanun’un ilanı ile kadına sosyal hayatta temel hakları sağlanırken, 1934 tarihli anayasada yapılan değişiklikler ile seçme ve seçilme hakkı verilmiştir. Cumhuriyet döneminin ilk kadrolarının asker kimlikli kişilerden oluşması ve askerin kurtuluş savaşındaki rolü, Türkiye Cumhuriyeti’nde askerin rolünü, dünyadaki diğer örneklerinden ayrışmasına sebep olmuştur.

Cumhuriyetin ilk 20 yılında TSK’nin yanında diğer bir aktör ise Atatürk’ün kurmuş olduğu Cumhuriyet Halk Fırkası (Partisi), bir anlamda tek parti yönetimi olmuştur. Cumhuriyet Halk Partisi’nin temelini oluşturan altı ok (Laiklik, Halkçılık, Devletçilik, Cumhuriyetçilik, Devrimcilik ve Milliyetçilik) bir anlamda rejimin temellerini oluşturmuştur.

CHP’nin kadroları da genellikle bürokrasiden beslenmekteydi. Örneğin, cumhuriyetin ilk dönemlerinde il valileri aynı zamanda CHP’nin il başkanlığını da yapmaktaydılar. Kamudaki birçok bürokrat aynı zamanda CHP üyesiydi. Ne var ki bu yapı 1930’lu yıllara gelindiğinde halkla, CHP arasında ayrışmanın neticesini doğurmuştur. Özellikle bütün dünyada yaşanan 1929 Büyük Buhranı’nın Anadolu’da oluşturduğu ekonomik çöküntü ve sosyal bunalım, halkın CHP politikalarına karşı tepki oluşturmasına sebep olmuştur. Bunun karşısında Atatürk’ün önderliğinde çok partili siyasal yaşama geçiş denemeleri oldu ise de, bu denemeler ancak 1946 yılında tam anlamıyla gerçekleşecektir. 1946 seçimlerine CHP’den ayrılarak Demokrat Partiyi kuran, Adnan Menderes, Celal Bayar, Fuad Köprülü, Fatin Rüştü Zorlu gibi isimler, Türkiye’de sağ siyasetin ilk uzun ömürlü partisine de imza atmışlardır.

Kimlikleri açısından CHP’deki mevkidaşlarından çok da farklı olmayan bu isimler, modern Türkiye’de çağdaş sağ siyasetin yapısını oluşturmuştur. Bugün AK Parti başta olmak üzere, birçok sağ parti bir şekilde referanslarında Adnan Menderes ve Demokrat Parti’yi kullanırlar. Bu noktada DP’nin 1950 seçimlerinde kullandığı sloganın, o günden bugüne tüm sağ partilerce CHP’ye ve bürokratik elit kesime karşı kimi nüanslar ile kullanıldığına dikkat çekmek isterim: “Yeter Söz Milletin”dir. Bu slogan aslında Türkiye’deki siyasal ayrımın da şifrelerini bize vermektedir. Buna karşın CHP’yi temsil eden kimi şahsiyetlerin “Hassolar ve Hüsolar” türü söylemleri ya da CHP’ye yakın gazetelerde çıkan “Halk plaja akın etti, Vatandaş denize giremeyecek” haberleri, CHP’nin ve onun içindeki bürokratik elit kesimin, toplumdan giderek ne kadar yabancılaştığını da gözler önüne sermektedir. 1950’li yılardan itibaren Türkiye’yi ve dolayısıyla toplumu modernleştirme ve dönüştürme misyonunu sağ siyaset ve liderler ele almıştır. CHP’nin temsil ettiği “sol” siyaset ise, “Orta’nın Solu” programıyla Bülent Ecevit’in CHP’si hariç, statükonun ve elit kesimlerin temsilcisi olarak görüldü. Bunun yansımaları bugün de etkileriyle hissedilmektedir. 

Bu noktada Türkiye’de siyasetin değişim ve dönüşümünü konuşurken II. Dünya Savaşı sonrası dünyanın geçirdiği değişim ve dönüşümden de bahsetmek gerekiyor. Bretton Woods ve Yalta konferansları ile çizilen dünyanın yeni siyasi ve ekonomik çerçevesi, dönemin İngiltere Başbakanı Winston Churchill’in “Demir Perde” söyleviyle iki kutuplu bir dünyaya yol almıştır. Bu iki kutuplu dünyada demokratik ve liberal bloğun liderliğini ABD yaparken, komünist bloğun liderliğini Sovyetler Birliği ele almıştır.

İsmet İnönü’nün liderliğindeki Türkiye, bu ayrışmada Türkiye’nin yerinin Batı, yani ABD’nin liderliğindeki blok olduğunu görmüştür. Bu seçim Atatürk’ün işaret ettiği muasır medeniyetler seviyesine ulaşma hedefiyle de paraleldir. Tabii bu seçimde etkili olan diğer bir husus ise Türkiye üstündeki mevcut Sovyet tehdididir. Sovyetler Birliği II. Dünya Savaşı sonrası Türk toprakları ve Boğazları üstünde hak iddia etmeye başlamıştır. Türkiye’nin buna cevabı Missouri Zırhlısı’nın ziyareti ve ardından Marshall yardımlarıyla ABD ile geliştirdiği ve 1952’de NATO’ya üyeliği ile müttefiklik boyutuna ulaşan çok boyutlu ilişkiler olmuştur.

Bu ilişkilerin gelişiminin önünü açan husus ise Türkiye’nin 1946 yılında çok partili siyasal hayata geçişi oluşturmuştur. Batı dünyası 1950-1980 arası dönemde refah devleti modelinin hayata geçirirken ve yaşarken, genç Türkiye Cumhuriyeti sanayi alt yapısının yetersizliği nedeniyle korumacı ve devlete bağımlı bir burjuvazinin oluşturulduğu, ithal ikameci ekonomi modelini uygulamaktaydı. Yüksek gümrük duvarlarının arkasında gelişen bu ekonomi, ne yazık ki Türk halkının refahına herhangi bir katkıda bulunmamış, devlete bağımlı bir özel sektör ve yüksek miktarda memur istihdam eden bir kamu kesimini meydana getirmiştir.

1970’ler ile birlikte dünya yeni bir dönüşüm ve değişim dönemine girmiştir. 1968 yılındaki öğrenci hareketlerinin yansımaları, refah devleti modelinde yaşanan sıkışma, 1973 Dünya Petrol Krizi, 1979’da Sovyetler Birliğinin Afganistan’ı işgali ve İran İslam Devrimi gibi gelişmeler, 1980’lere yeni bir dünya ile girileceğini göz önüne sermiştir.

Türkiye de kendi payına 1970’lerdeki çalkantıdan düşeni almıştır. 12 Mart 1971 muhtırasının siyaseti dizayn eden girişimi 1970 ile 1980 arasındaki dönemi adeta bir koalisyonlar dönemi olarak tescillemiştir. Öyle ki, bu 10 yıllık dönem içinde hükümetlerin ortalama süresi 10 ayla sınırlı kalmıştır. Sözkonusu koalisyonlar döneminin bir benzerini 1990’lı yıllarda da göreceğiz. Ancak yetmişli yıllar ile doksanlı yıllar arasındaki en önemli farklılık toplumun siyasete katılımında yaşanmıştır. Yetmişli yıllardaki siyasal hayatın renkliliği ve toplumsal katılımın çeşitliliği doksanlı yıllarla kıyas kabul etmez. Bu dönemin son beş yılı ise Türkiye’de bir anarşi dönemi olarak kayda geçmiş ve yaşanan sağ-sol çatışmalarında binlerce insan kurban olmuştur.

Bu koalisyonlar ve anarşi döneminin kapanışı ise 12 Eylül 1980 tarihinde düzenlenen bir askeri darbe ile olmuştur. 

 

12 EYLÜL 1980 DARBESİ VE TÜRKİYE’DE DEĞİŞEN SİYASAL YAŞAM

12 Eylül darbesinin liderleri siyasetin çerçevesini iki nokta ile dizayn ettiler:

-24 Ocak 1980 ekonomik kararları

-1982 Anayasası

24 Ocak kararları ile Türkiye ithal ikameci ekonomik modelden ihracata dayalı, liberal ekonomik modele geçerken, 1982 Anayasası ile de sivil toplumun yaşam alanları (sendikalar, sivil toplum örgütleri vb.) büyük vurgun yemiş, siyasal yaşamın toplumla bağlantısı kesilmiş ve sadece seçim sandığına kapatılmıştır.

1983 yılında yapılan seçimlerden Turgut Özal’ın kurduğu ve her eğilimi içinde bulunduran ANAP (Anavatan Partisi) halkın büyük desteğini almış ve birinci parti olarak iktidara gelmiştir. 4 yıllık bir iktidar dönemini kapsayacak ANAP’lı ve Özal’lı yıllar, Türkiye’nin Thatcherizm ve Reaginizm ile paralel politikalar yürüttüğü ve neo-liberal uygulamaların yaygınlaştığı bir dönemin de başlangıcıdır.

1983 seçimlerinin ardından gelen 1987 Genel ve 1989 Yerel seçimleri, siyasetteki istikrar yapısını derinden sarsmış ve doksanlı yıllarda göreceğimiz koalisyonlar döneminin işaretçisi olmuştur. 1987 seçimleri ile 12 Eylül öncesinin siyasal liderlerinin (Erbakan, Demirel, Ecevit, Türkeş) üzerindeki siyaset yasağının kalkması, Özal politikalarının hızlı sorgulanmasını da beraberinde getirmiş ve özellikle 1989 Yerel seçimlerinde, yolsuzluk söylemleri ve neo-liberal politikaların geniş halk kesimlerine büyük orandaki olumsuz yansımaları, ANAP’ın büyük bir çöküş yaşayarak % 23,73’lük[1] oy oranı ile neredeyse elindeki tüm büyükşehir ve il belediyelerini kaybetmesi ile sonuçlanmıştır.

Bu seçimlerin bir diğer sonucu da AK Parti’nin bünyesinden çıkacağı Necmettin Erbakan Refah Partisi’nin tahmin edilmeyen bir şekilde % 8,73’lük oy oranı ile sessiz ve derinden yürüyüşüne başladığını göstermesiydi.  

1980’li yılların doksanlı ve 2000’li yıllarla etkisi olacak sorunu PKK terörü ve bununla birlikte yükselen Kürt milliyetçiliği, kültürel ve sosyal hak talepleri idi. Bu noktada Kürt meselesi ile PKK terörünün birbirinden ayrı hususlar olduğunun altını çizmek isterim.

Kürt meselesi bir noktada Cumhuriyetin kuruluş yıllarına kadar giderken, PKK terörü, 12 Eylül uygulamalarının oluşturduğu bir sonuçtur. Özellikle Diyarbakır cezaevinde 12 Eylül yönetimince suçlu suçsuz ayırt etmeksizin yürütülen işkence, kötü ve aşağılayıcı tavır, PKK terör örgütü için bir zemin oluşturmuş ve o dönemle ilgili çıkan hatırat ve yayınlar, cezaevinden çıkan her gencin ilk hedefinin dağa çıkmak olduğunu kaydetmiştir. 1984 yılında Eruh ve Şemdinli baskınlarıyla Türkiye’de büyük şok etkisi oluşturan PKK, gelecek 15 yıl içerisinde olacağı gibi siyasetçiler ve askeri/bürokrat kesim tarafından sadece güvenlik algılamaları parametresinden görülecek, hatta doksanlı yıllarda demokrasi ve özgürlüklerin genişletilmesi ve AB ile ilgili konularda yapılacak açılımlarda bir mazeret, özel şart olarak ileri sürülecektir. Bu noktada 1992 yılında dönemin cumhurbaşkanı Turgut Özal tarafından hazırlatılan ve Kürt meselesine güvenlik algılamaları dışında bir yaklaşımı öneren üç farklı raporu bu noktada ayrı tutmak lazımdır.[2] 80’li yıllarda birkaç çapulcu olarak ifade edilen PKK terörü, doksanlı yıllarda Türkiye’nin en yıkıcı sorunlarından birisi olacak ve Türk siyasetini derinden etkileyecektir.

Kısaca belirtmek istersek, 80’li yıllardan, 90’lara ve 2000’li yıllara miras kalacak konular şunlar olacaktır:

1)      1982 Anayasası’nın toplumsal Gelişmeyi engelleyici yapısı

2)      Neo-liberal politikalar sonucu, devletle toplum arasında yaşanan güven bunalımı

3)      Siyasal hayatın yetmişli yıllara benzer şekilde çok parçalı ama demokratik olmayan yapısı

4)      PKK terörü ve Kürt meselesi

5)      Refah Partisi’nin önce yerelde ve sonrasında genelde yükselişi

6)      Özal politikaları sonucu Anadolu’da alt yapı yatırımlarının artması ve Manisa, Kayseri, Gaziantep gibi yeni sanayi merkezleri ile Anadolu sermayesinin yükselmesi.

1990 yılında tüm dünyaya, küresel ekonomik düzeninin yeni reçetesi olarak sunulacak Washington Konsensüsü de doksanlar sonrasında Türk siyasal hayatının önemli belirleyicilerinden birisi olacaktır. II. Dünya Savaşı sonrasında uygulanan Keynes’yen iktisadın yerini alacak Washington Konsensüsü, ne yazık ki Türkiye’de doksanlı yıllardaki koalisyonlar döneminin popülist politikalarının kurbanı olacak ve Türkiye’nin 2000 ve 2001 yıllarında yaşadığı tarihinin en büyük ekonomik krizlerine sebep olacaktır.

 

WASHİNGTON KONSENSÜSÜ

Ekonomist John Williamson’un 1990’da yazdığı bir makalede on madde halinde özetlediği istikrar içinde kalkınma reçetesi daha sonra “Washington konsensüsü” olarak anılmaya başlandı.

Williamson çalışmasında Latin Amerika ülkelerine kalkınabilmeleri için on adet öneride bulunmuştur. Önerilen politika reçetelerinin iskeletini oluşturan konsensüsün ana unsurları ise şunlardı:

*  Mali disiplin.

* Kamu harcamalarının yüksek getiri sağlayan ve gelir dağılımını düzeltici doğrultuda yapılması (sağlık, eğitim, altyapı).

*  Vergi reformu (düşük oranlı geniş vergi tabanı).

*  Faizlerin piyasada belirlenmesi.

*  Rekabetçi kur politikası.

*  Serbest ticaret rejimi.

*  Doğrudan yabancı sermayenin serbestleşmesi.

*  Özelleştirme.

*  Deregülasyon (giriş-çıkıştaki engellerin kaldırılması).

*  Mülkiyet haklarının güvence altına alınması.

Bu unsurlara göz attığımızda özetle, Washington Konsensüsü devletin küçültülerek piyasa güçlerine dayanan bir kalkınma anlayışını öngördüğünü söyleyebiliriz.

Bu reçetenin uzantısında “dürüst yönetim” ve “iyi yönetişim” gibi ilkeler de 1990’larda moda haline geldi. Özellikle “yükselen pazar” diye nitelenen ülkelerin (azgelişmiş ülkeler) bu reçeteyi uygulayarak istikrarlı gelişmeyi yakalayacakları ileri sürüldü. IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşların desteği söz konusu olduğunda da destek isteyen ülkelerin “Washington konsensüsü”nde yer alan ilkelere uymaları istendi.

Başka bir deyişle; ABD merkezli uluslararası kuruluşların özellikle Latin Amerika ülkelerine verdiği ekonomi politikası önerilerini ifade eden esaslar bütünü 'Washington konsensüsü' olarak biliniyor. Terim, daha sonra bu esasları eleştirenler tarafından neo-liberal politikaları ve serbest piyasacılığı ifade eder hale geldi. 1990'ların sonundan itibaren Dünya Bankası ve IMF'de hâkim olan anlayıştaki değişimle birlikte Washington Konsensüsünden uzaklaşıldığı sinyalleri güç kazanmaya başladı.

 

 

1990’LI YILLAR YA DA SONUN BAŞLANGICI

1989 Yılında Berlin Duvarı’nın yıkılışı ve 1991 yılında Sovyetler Birliği’nin dağılması ile ABD’nin tek kutup olduğu “Yeni Dünya Düzeninin” ortaya çıkması, 2. Dünya Savaşı sonunda kurulan dünya düzeninde büyük bir depremin yaşanmasına sebep olmuştur. Sovyetler Birliğinin “Kağıttan Kaplan” misali parçalanması ve ortaya koyduğu manzara Reaganizm’in bir anlamda Neo-Liberalizmin zaferi olarak adlandırıldı.

Körfez Savaşı ile ABD’nin Ortadoğu’da da tek hakim güç olduğunu ilan etmesi, Türkiye’nin siyasal yaşamına da önemli etkileri olmuştur. Küresel sistemdeki değişimin ilk etkisi, Batı dünyasından Türkiye’ye yönelik yükselen demokratikleşme ve özgürleşme talepleridir. Özellikle Kürt meselesi üzerinden dışarıdan yükselen baskılar, içeride ise hızla artan göç ve kentleşme oranı ile ortaya çıkan yoksulluk halleri, Türk siyasetinin önemli problemlerinden birisi olmuştur. Bununla beraber PKK terörü ve Kürt meselesinin birbirinden ayırt edilmeden güvenlik parametreleri içinde alınması, zayıf koalisyonların hüküm sürdüğü doksanlı yıllar boyunca, Türk siyasetinin güvenlik algılamalarına rehin kalmasını beraberinde getirmiştir. Özellikle Tansu Çiller hükümetleri döneminde dış ve iç siyasetin tamamen güvenlik parametreleri çerçevesinde oluşturulması, Türkiye’yi hem Batı dünyası hem de Ortadoğu’da yalnızlaştırırken, Batı’ya özellikle de ABD’ye karşı bir tepkiselliğin doğmasına sebep olmuş, 1997 yılında ise AB ile ilişkileri kopma noktasına getirmiştir. Bununla birlikte 90’lı yıllarda mevcut siyasal partilerin vaatlerden öteye gitmeyen, sosyal konulara ise neredeyse hiç dokunmayan tamamen popülist ve ben merkezci/kadro merkezli, demokratik olmayan siyasetleri, halk nezdinde siyasetin siyasetçinin değerini azaltmış ve yapılan kamuoyu araştırmalarında siyasal partiler ve liderler güven sıralamasında son sıralara düşmüştür.[3]

 

90’lı yıllar, insansız (halktan kopuk), bürokratik ve siyasal elitin yönlendirmesiyle hareket eden bir siyasal yapıyı oluşturmuştur. Bu dönemde özellikle Anadolu’da yaşanan gelişim neticesinde halk siyasetin önünde gitmeye başlamıştır. Artan şehirleşme ve öğrenim düzeyi, siyasal partilerin halkın ihtiyaçları ve talepleri noktasında yetersiz kalmasını beraberinde getirmiştir.

Bu çerçevede yukarıdaki tabloda gördüğüm 3-4 aylık koalisyonlar hükümetini beraberinde getirmiştir. Sürekli lider ve parti değişmekte ama halkın memnuniyetsizliği değişmemektedir.

Sözkonusu çerçevede Türkiye’de Refah Partisi’nin yükselişi gözlerden kaçmamaktadır. Siyasal örgütlenme ve teşkilatlanma biçimi ile mevcut siyasal partilerden farklı olan RP, siyasal söylemi ile de özellikle yoğun göç alan kentlerin varoş kesimleri ile muhafazakâr ilçelerinde desteğini artırmaya başlamıştır. Toplumla direk ilişki içine giren ve mevcut partilerin bıraktığı boşluktan yararlanan RP, ANAP ve DYP’nin politikalarından bunalan muhafazakar kesimler için hem de DSP/SHP/CHP gibi sosyal demokrat söylem altında yoksulluk ve yolsuzluk çare olamayan, politika üretemeyen siyasal yapılardan umudu kesen halk kitleleri için bir çekim merkezi olmuştur.

“Adil Düzen” sloganıyla 1995 Genel seçimlerinden birinci parti olarak çıkan RP, gelecek 15 yılın mücadelesinin de çerçevesini çizmiştir: Laiklik!

Bu durum 1997 yılında açıklanan Milli Güvenlik ve Siyaset Belgesi ile de resmileştirilmiş ve irtica tehdidi, PKK teröründen öncelikli mesele olarak kabul edilmiştir. 28 Şubat 1997’de Milli Güvenlik Kurulu’nda alınan kararlar ve TSK’nin hükümet ve diğer bürokrasi ve sivil toplum üzerindeki baskısı, bugün post-modern darbe olarak adlandırılan döneminde başlangıcı olmuştur. Toplum mühendisliği ve siyasal yaşamı dizayn etme girişimi olan 28 Şubat, zaten kör topal işleyen siyasal alanı tamamen akamete uğratmış, toplumu kutuplara ayrılma sürecini başlatmış, demokratikleşme, özgürleşme ve zenginleşme taleplerinin önünü keserek, güvenlik algılamalarını tek hakim güç durumuna yükseltmiştir.

Bu durum halk nezdinde tüm siyasal kurumlara ve bürokrasiye karşı güvensizliğin artmasına sebep olmuştur. 28 Şubat süreci sonunda 1998 yılında RP’ye Anayasa Mahkemesi’nce kapatma kararı alınmıştır. Necmettin Erbakan ve partinin ileri gelenleri 5 yıllık süreyle siyasetten yasaklanmış, RP’li belediyeler üzerinde baskı kurulmuştur. Dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Recep T. Erdoğan, Bitlis’te okuduğu bir şiir sebebiyle yargılanarak 11 aylık hapis cezasına mahkum edilmiş, siyasetten yasaklanmış ve büyükşehir belediye başkanlığı görevinden uzaklaştırılmıştır.

28 Şubat, siyasal hayata müdahalesi ile AK Parti’ye giden yolun taşlarını döşemiştir.

 

AK PARTİ’YE GİDEN YOL

Şubat 1999 PKK terör örgütü lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanması ile Türkiye’de artan milliyetçilik rüzgarı, oy oranları %10-20 civarında veya altında gezinen üç partiyi koalisyon olarak dahi olsa iktidara taşımıştır. Bunlar sırasıyla, DSP (% 22,19), ANAP (13,22) ve MHP’dir (17,98). Buna karşın kapatılan Refah Partisi’nin yerine kurulan Fazilet Partisi de % 15,41 oy alarak, üçüncü büyük parti olmuştur. Fazilet Partisinin istikbali de, RP’den farklı olmayacak ve “Merve Kavakçı olayı”[4] olarak bilinen gelişme ve sonrasındaki “laikliğe karşı odak oluşturmak” gerekçesiyle hakkında açılan dava sonucunda Anayasa Mahkemesi’nce kapatılacaktır. Anayasa Mahkemesi’nin bu kararı Fazilet Partisi’nin devamı olacak ve AK Parti’yi içinde oluşacak “Yenilikçi” hareket ile ortaya çıkarak Saadet Partisi’nin kurulmasına sebep olacaktır. Ne var ki ANAYOL-M hükümeti döneminde ortaya çıkan çok başlılık, hükümet ortakları arasındaki anlaşmazlıklar, daha da önemlisi ise 2000 ve 2001 yıllarında Türkiye’nin yaşadığı en büyük ekonomik krizler, milliyetçilik dalgasıyla yükselen mevcut partileri hızla aşağıya çekmiş, ekonomi yönetimi dünya bankasından çıkarılan Kemal Derviş ve ekibinin ellerine bırakılmış, yekunu 40 milyar doları bulan banka batmaları ve hortumlamaları, halk üstünde büyük yük oluşturmuş ve halk nezdinde siyasal liderlere güven sıfır noktasına inmiştir. Siyaset kurumları ile halk arasındaki ipler kopma noktasına gelmiştir. Bunun etkisi de 2 Kasım 2002 seçimlerinde görülecektir. ANASOL-M hükümetinin görevi sırasındaki en önemli ve günümüze de yansımaları olan icraatı, 1991 ile 1999 arasında Türkiye ile Batı, özellikle AB ile kopma noktasına gelen ilişkileri, Kıbrıs, Türk-Yunan ilişkileri ve Kürt meselesine dönük uygulamalar neticesinde onarması ve Aralık 1999 yılında Helsinki’de Türkiye’nin AB’ye üyeliğe aday ülke statüsüne alınmasında oynadığı rol olmuştur.

1999 yılının Türkiye’deki dönemin mevcut siyasal partilerine halkın güvenini olumsuz etkileyen diğer bir gelişmesi ise 17 Ağustos 1999 depremidir. 17 ağustos depreminde, devletin felaket bölgesine müdahale etmede yetersiz kalması, Türkiye’de bir hükümet boşluğu olarak algılanmış ve halk nezdinde siyasal kurumların ve liderlerin güvenirliğine büyük darbe indirmiştir. 17 ağustos depreminin yaraları sarılmadan meydana gelen Türkiye tarihinin en büyük iki ekonomik krizi, 2000 ve 2001 krizleri, koalisyon hükümetinde bulunan dönemin partilerini ve muhalefeti, beklenen sona doğru yakınlaştırmııştır.

Bununla birlikte AB’ye uyum amacıyla çıkardığı demokratikleşme paketleri ve özellikle Türk Medeni Kanunu’nda kadın haklarında önemli gelişmeler sağlayacak değişikliklere gitmesi ve Kemal Derviş liderliğinde uygulamaya konan IMF destekli ekonomi paketi, 2002 yılından başlayacak AK Parti dönemi için başlangıç noktası olacak gelişmelerdir.

Bu dönem içerisinde Türk siyasal yaşamını derinden etkileyecek bir gelişme de Saadet Partisi içinde yaşanmıştır. Necmettin Erbakan ve lider kadronun, iki partinin kapatılmasına sebep olan politikalarına ve parti içindeki anti demokratik yönetim anlayışına Abdullah Gül, Bülent Arınç, Abdullatif Şener ve Recep Tayyip Erdoğan önderliğindeki yenilikçi kadro muhalefet etmiştir. Milli Görüş geleneğinde ilk defa görülecek bir hareketle Erbakan’a karşı Fazilet Partisi’nin 1. Kongresi’nde bayrak açmış, Erbakan’ın desteklediği Recai Kutan az bir farkla yenilikçilerin adayı olan Abdullah Gül’e karşı Fazilet Partisi’nin genel başkanı seçilmiştir. Kongre öncesinde yenilikçi kanadın adayı olan Abdullah Gül’ün, “Bu kongre Partimizin tek başına iktidara gelmesinin adımı olacaktır. Şüphesiz ki dünya değişmektedir, şüphesiz ki Türkiye değişmektedir. Partimizin içerisinde şüphesiz yeni politikalar üreteceğiz”, şeklindeki ifadesi, küresel sistemdeki değişime, toplumsal bazdaki dönüşüme ve bunlara yönelik yeni politikaların oluşturulması gereğini vurgulamakta, Türkiye’de siyasetin yeni rotasını da belirlemekteydi.

Bu seçim karşısında Abdullah Gül ve Recep Tayyip Erdoğan önderliğindeki yenilikçi hareket üyeleri Fazilet Partisi kapatıldıktan sonra Saadet Partisi’ne üye olmamışlar ve 14 Ağustos 2001’de muhafazakâr demokrat olarak kimlikle bütünleştirecekleri Adalet ve Kalkınma Partisi’ni (AK Parti) kurmuşlardır. 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

3 KASIM 2002 SEÇİMİ VE AK PARTİ   

 

Yukarıdaki tablodan da görüleceği gibi 2002 seçimleri Türk siyaseti için tam bir deprem olmuştur. Seçimler öncesi iktidarda olan üç partide yüzde 10’luk seçim barajının altında kalarak parlamento dışında kalmış, doksanlı yılların neredeyse tüm hükümetlerinde yer alan DYP de seçim barajı altında kalmış ve lideri Tansu Çiller siyaseti bıraktığını açıklamışlardır.

Kısacası Merkez Sağı oluşturan tüm partiler parlamento dışında kalırken, Merkez sol ancak yüzde 19’luk bir oy oranına ulaşan CHP tarafından temsil edilmek durumunda kalmıştır.

Ak Parti ise % 36,3’lük oy oranı ve Türkiye’deki seçim sisteminin bir sonucu olarak, 1983 seçimleri sonrası ANAP’ından daha büyük bir çoğunlukla TBMM’de temsil edilme hakkı kazanmıştır. Öyle ki AK Parti, Menderes’in DP’si ile karşılaştırılır olmuştur. AK Parti’nin kimilerine göre bu beklenmedik başarısının altında, 90’lı yıllardaki siyasal yaşamın ve toplumsal mühendislik çalışmalarının derin izleri olduğu muhakkaktır. Bununla birlikte özellikle Anadolu’da artan sermaye birikimi, küreselleşmenin ve iletişim teknolojisindeki gelişmeler sonucunda Anadolu’nun dünya ile bütünleşme çabasına dönük girişimleri, mevcut siyaset yapısının Türk insanının talepleri karşısında yetersiz kalması da etkili rol oynamıştır. Kısacası, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları Türkiye siyasetinin gelişiminde etkili olmaya başlamıştır. 2002 seçimleri ile Soğuk Savaşın ve Washington Konsensüsü’nün ürettiği piyasalaşmış ve halktan kopmuş siyasi yapı tasfiye olmuştur. Bununla birlikte halk Saadet Partisini de % 2,5’luk oy oranına hapsederek, çatışmacı değil ya da devlet ile sorunlu olan bir Partiyi değil, kendisine vizyon üreten, özgürleşme ve zenginleşme alanında yolunu açacak tercihe oy vermiştir. Bunun adresi de daha önce denenmemiş ve referansını milletten aldığını iddia eden AK Parti olmuştur. AK Parti, DP’nin “Yeter Söz Milletin”dir sloganını geliştirerek Milletin Partisi, “İnsan ve Hizmet Merkezli Siyaset”, “Adalet Merkezli bir Paylaşım”, “Kimsesizlerin Kimi”, “Sessiz Yığınların Sesi” gibi söylemleri öne çıkartarak icraatlarında sosyal politikalara, ekonomik kalkınmaya, siyasal ve sosyal hakların geliştirilmesine öncelik vereceğini vurgulamıştır.

AK Parti bunu 3Y politikası olarak belirlemiştir:

Yoksulluk,

Yolsuzluk ve

Yasaklarla mücadele.

Bu yeni siyasal söylemin doğruluğu 2007 yılında yapılan bir araştırma ile de kanıtlanmaktadır. Aşağıdaki tablodan da görülebileceği üzere, CHP seçmenleri dahi, Türkiye’nin temel problemi olarak Yoksulluk ve Yolsuzluğu görmektedir.

Laiklik konusu bunlardan sonra gelmekte hatta demokrasi karşıtı eylemler ve sosyal güvenlik sistemi ile ilgili yetersizlikler ile neredeyse benzer oranlarda önemli görülmekte ve ancak CHP seçmenince temel bir mesele olarak adlandırılmaktadır. Aşağıdaki tablo ayrıca laikliğin halkın önemli bir kesimince tehdit altında olmadığı konusunda hemfikir olduğunu ortaya koyması açısından önemlidir.

   

Yukarıdaki ve aşağıdaki tablolardan görülebileceği gibi AK Parti iktidarı dönemindeki Türkiye, 1970’lerdeki Türkiye değildir, tıpkı dünyanın olmadığı gibi ve toplumsal talepler de aynı değildir. Buna karşın AK Parti’ye karşı yürütülen muhalefet bu gerçeklerden yola çıkmayarak Türkiye’yi ve Türk toplumunu 19. Yüzyıldan referans alınan pozitivist, seküler ve milliyetçi algılamalar ile okumaya devam etmekte ve modası geçmiş politikaları halkın önüne sürmekteydi. Aşağıdaki tabloda referans olarak alınan 1970 yılı ile 2005 Türkiye’si arasındaki farklılık, Türkiye’nin büyük bir değişim ve dönüşümden geçtiğini ortaya koymaktadır. 2002 yılında bilinen tüm siyasal yapıların çökmesi de bu değişimin anlaşılmamasından geçmektedir. 1970 yılında nüfusun % 65’i kırsal kesimde yaşarken bugün bu oran % 30’lara kadar düşmüştür.

Anadolu kentleri hızla modernleşmekte ve ihracat ekonomisinin aracılığı ile dünyaya açılmaktadır. Artan eğitim seviyesi ve gelişen iletişim teknolojisi, Türk halkını dünya ile bütünleşme ve dünya standartlarında özgür ve zengin bir hayat yaşama tercihini pekiştirmektedir. Türk halkı gözünü açmış ve kendi geleceğine el koymuştur. Türk siyasetinin parametrelerini yeniden belirlemiştir.

Siyasal istikrar ve toplumun sosyal, ekonomik ve siyasal gelişimine etki eden icraatler, yeni siyaset alanı için belirleyici olmuştur. AK Partinin bir yandan liberal ekonomik gelişmeyi savunan politikaları diğer yanda ise kömür yardımı, eğitim yardımı, TOKİ eliyle ucuz konut üretimi, köydes ve beldes projeleri gibi sosyal projeleri yürütmesi, yalnızca merkezi değil, çevreyi de zenginleştirme ve kalkındırma projeleridir.

Sözkonusu politikalar, bir yandan siyasetçinin ve siyaset kurumunun halk nezdinde yeniden meşruiyetini sağlar ve güven zedelenmesini onarırken, diğer yandan Türkiye için alternatif bir modernleşme yapısının da gelişmesine sebep olmuştur. AK Parti Türk halkının taleplerinin bir sonucu olarak siyasal alanda varolurken, halkın gelişen talepleri ile birlikte de değişip dönüşmektedir.

Ne var ki muhalefetin ve AK Parti’ye karşı olan grupların, Türk halkındaki bu değişim ve dönüşümün farkında olmadıkları ve AK Parti ile mücadeleyi yalnızca laiklik ve yaşam tarzı üzerinden yürütmek konusunda ısrar ettikleri son günlerde Türk basın yayın organlarında çıkan günlükler ve kimi belgelerle ortaya çıkmaktadır. Hatta kimi kesimlerin hala daha bir askeri darbeden medet umduğuna yönelik söz ve bunu fiiliyata dönüştürmeye dönelik düşünceleri, söz konusu kesimin Türkiye’deki yaşanan dönüşümden ve halkın taleplerinden ne kadar uzak ve yabancı olduğunu ortaya koymaktadır.

 

Türkiye’deki muhalefet 2002-2009 döneminde kendisini laiklik kıskacından kurtararak dönüşen ve gelişen Türkiye gerçeğiyle yüzleşmemiştir. Bunun etkisi de 22 Temmuz 2007 seçimlerinde sağ siyasetin tasfiyesi ve AK Parti’nin yeni siyasetin merkezindeki hakimiyetini pekiştirmesi ile neticelenmiştir. Bu seçimde AK Parti Türkiye’nin 81 ilinin 80’inden milletvekili çıkartabilen tek siyasal parti olmuştur. Bu görünümüyle AK Parti, bir Türkiye ve kitle partisi hüviyetini kazanmıştır. AK Parti’nin bu hakimiyeti yerel yönetimlerdeki üstünlüğü ile de pekişmektedir.

 

AK PARTİNİN 2002-2008 DÖNEMİ İÇERİSİNDE KİMİ SOSYAL VE EKONOMİK İCRAATLERİ

2001 yılında Yüzde 30 olan enflasyon oranı 2008 yılı itibariyle % 7,7’e çekildi.

Faiz oranları yüzde 63’ten yüzde 13-14'e düştü.

2002 yılında IMF’ye 23,5 milyar dolar borç 8 milyar dolara indirildi.

2002 yılında Merkez Bankası'nın kasasında 26,5 milyar dolar vardı. Şimdi 67 milyar dolar var.

2002 yılında GSYİH kamu net borç stokunun oranı, 100 liranın 64 lirası borçtu. 2008’de 100 liranın 25 lirası borç.

133 bin derslik yapıldı. Fakiri zengini ayırt edilmeden ilk ve orta öğrenim öğrencilerine kitapları ücretsiz dağıtılıyor. Sağlık sistemindeki değişim sonucu sosyal sigortalı kesim, ilacını istediği eczaneden alabiliyor. Her hastaneden yararlanabiliyor.

ADSL (Hızlı İnternet) sistemi okullara kuruldu. Türkiye genelinde yüzde 95'inde ADSL sistemi var.

Öğrenim yardımı yapılıyor. İlköğretimde erkek çocuğa 20 milyon veriliyor, kız çocuğa 25 milyon veriliyor. Ortaöğretimde erkek çocuğa 35 milyon veriliyor, kız çocuğa 45 milyon veriliyor.

9 ilde doğalgaz vardı, 63’e çıkarıldı.

Şu ana kadar kentsel dönüşümle 81 vilayette yaklaşık 350 bin konutun inşaatını sürüyoruz. 245 bin konut sahiplerine teslim edildi.

54 tane yeni üniversite açıldı ve Türkiye’nin bütün şehirlerini üniversiteye kavuştu.

Cumhuriyet tarihinde 6 bin 101 km bölünmüş yol vardı. AK Parti döneminde 6,5 senede 9 bin 257 kilometre bölünmüş yol yapıldı.

79 senede milli gelir neydi? 230 milyar dolar. 6,5 senede bunun üzerine 520 milyar dolar daha eklendi. Şimdi 750 milyar dolar.

Bankacılık siteminde yapılan düzenlemeler ile, Türk bankacılık ve finans sistemi sağlam bir yapıya kavuşturuldu.

2002 yılında ihracat miktarı 36 milyar dolardı. 2008 sonu itibariyle 132 milyar dolar oldu.

1993-2002 yıları arasında ortalama yüzde 3 büyüyen Türkiye, 2002-2007 yılları arasında ortalama yüzde 6,9 büyüme oranı yakaladı.

Mesleki eğitime her yıl 270 TL harcandı. Meslek Edindirme Kursları düzenlendi. Katılanlara 260 TL ücret ödeniyor. Türkiye için kalifiye eleman yetiştiriliyor.

Evlerinde el işi emek üretimi yapan kadınlara emeklilik hakkı getirildi.

18 yaşından küçük tüm çocuklara herhangi bir koşul aranmaksızın ücretsiz dağlık hizmeti imkanı sağlandı.

 

AK PARTİ, TÜRKİYE VE SİYASETİN GELECEĞİ

Türkiye, güneşini, bulutunu ve suyunu bekleyip, kendini aşikar eden toprak gibi, kendisinde saklı olan, insanlık ortak bilincinin aşikar olmasını beklemektedir. Bu bekleyişin merkezinde AK Parti bulunmaktadır. Kuruluşundan bir yıl sonra iktidara gelen AK Parti, 2002 ve 2009 yılı içindeki sosyal, siyasal ve ekonomik icraatlarıyla, devlet millet buluşmasını sağlamış ve adeta devlete yeni bir ruh vermiştir. Özellikle bu durumu Doğu ve güneydoğu Anadolu bölgelerinde gözlemlemek mümkündür. Avrupa Birliği ile Ekim 2005 yılında üyelik müzakerelerine başlamak için tarih alma ve Türkiye’nin AB’ye üyelik perspektifini tam 50 yıl sonra somutlaştıran AK Parti hükümeti, Alevi ve Kürt meseleleri ile ilgili yaptığı açılımlar, AB’ye uyum noktasında açıkladığı siyasal ve sosyal hakları düzenleyen uyum paketleri, bölgesiyle ve küresel sistemin aktörleriyle, “win-win” anlayışı çerçevesinde hızlandırdığı pro-aktif ve yapıcı dış politikası ile Türk siyasetine damgasını vurmuştur. Açıktır ki, AK Partili Türkiye, yukarıdaki tablodan da ve aşağıda vereceğimiz verilerden de görülebileceği gibi 2002 yılı öncesinden çok farklı ve gelişmiş bir Türkiye’dir.

AK Parti’li Türkiye bugün dünyanın en büyük 50 ekonomisi içerisinde GSYİH hesaplamalarına göre 17. sıradadır. Türkiye 1960 ve 1970’li yılarda önlerinde olduğu İspanya ve Güney Kore gibi ülkelerle arasındaki 30 yıllık farkı hızla kapatma uğraşındadır. Türkiye sahip olduğu 72 milyonluk nüfusu ile dünyanın en yüksek nüfuslu 17. ülkesidir ve dünya nüfusunun % 1,1’ini oluşturmaktadır. Türkiye 300 milyar dolara yaklaşan dış ticaret hacmiyle ilk 30 ülke arasında yer almaktadır. Türkiye 175 milyar dolarlık ithalatı ve 132 milyar dolara yaklaşan ihracatıyla dünyanın önde gelen ekonomilerindendir. Kişi başına düşen 1.518’lik ihracat miktarı ile dünyada 41. Sıradır. Kısacası Türkiye, dünya ekonomisinin lokomotif unsurlarından birisidir. Türkiye dış ticaretinin % 55’lik kesimini AB üyesi ülkelerle yapmaktadır.

Türkiye’de bilgi ve iletişim teknolojilerin kullanımı ve yoğunluğu da her geçen gün artmaktadır. Aşağıdaki verilere göz atıldığında Türkiye’nin Orta Asya ve Ortadoğu ülkelerinden ilerde olduğu görülmektedir. Türkiye, İngiltere’den sonra 2,1 milyon kişi ile facebook kullananlar arasında Avrupa’da ikinci sıradadır. Türkiye, msn messenger’dan ayda gönderilen 70 milyon mesaj ile dünya 4’üncüsü, 11.8 milyon Messenger abonesi ile de dünya 5’incisi oldu. Türkiye, gönderilen mesaj sayısında Japonya’yı 22’ye katlarken, Çin ve Amerika gibi ülkelerin önüne geçti. Abone sayısında Türkiye’nin gerisindeki ülkeler arasında Çin ve İngiltere de var.

 

Yukarıdaki veriler göstermektedir ki, Türk insanı dünya ile bütünleşmekten yanadır. Türk insanı küreselleşmek istemektedir. Bu sebepledir ki özgürlükler ve zenginlik anlamında kendisini ileriye taşıyacak yada kendisiyle birlikte ilerleyecek bir iktidar yapısını talep etmektedir.

Kısacası sanayi çağını ıskalayan Türkiye, dijital çağa göbeğinden bağlanmıştır. Genç nüfusuyla da, bu çağın önemli aktörlerinden birisi olmaya namzettir. Açıktır ki Türkiye’de bu genç nüfusun talebini görmeyen bir siyaset yapısının gelecek on yıl içinde varlığını sürdürmesi mümkün olmayacaktır. Bugünün 15-20 yaş aralığındaki gençlerinin gelecek dönemin seçmenleri olacağı ve toplam nüfusun yaklaşık onda birini (yaklaşık 7 milyon) oluşturdukları düşünüldüğünde, Türk siyasetinin zamanın ruhuyla buluşmasının gereği bir kez daha ortaya çıkmaktadır.

Aşağıdaki tablodan da görüleceği gibi Türkiye yalnız iletişim teknolojileri ile değil, fiziki olarak da dünya ile bütünleşmektedir. Aşağıda verilen ve her geçen yıl arttığı görülen yurt dışına çıkış ve yurt dışından ziyaret oranları, Türkiye halkının dünya ile daha önce hiç olmadığı kadar müthiş bir etkileşim içinde olduğunu gözler önüne sermektedir. Bu rakamlar Türkiye’nin dünyada bir çekim merkezi haline geldiğini göstermekle beraber, Türkiye’deki ekonomik ve toplumsal gelişimin de bir izdüşümünü oluşturmaktadır. Aşağıdaki tablo 81 ilinin 80’inden ihracat yapılan ve her geçen gün eğitim seviyesi yükselen bir Türkiye fotoğrafıdır.

 

Açıktır ki bugün Türkiye toplumsal yapısıyla, devletin organlarına göre zamanın ruhuyla daha barışıktır. Türkiye’de toplum 19. Yüzyılın algılamalarıyla 21. Yüzyıla cevap vermek isteyen bir siyaset anlayışını desteklememektedir. Bu nedenle AK Parti demektedir.

Türkiye halkı, katılımcı, müzakereci, bireyi merkez alan, zamanın ruhu ile barışık, dünyalılaşmış bir demokrasiyi arzulamaktadır. Bu demokrasinin çerçevesini sevgi, adalet ve merhamet çizmelidir.

Günümüzde hiçbir parti siyasetin eski klasik jargonu ve sınırları içinde kalarak varlığını devam ettiremeyecektir. Türk siyaseti tepeden tırnağa kendini yeniden tanımlamak, kavramları ve aktörleriyle geleceğe dönük bir yapıya kavuşmak zorundadır. Aksi takdirde ekonomik ve sosyal sorunlar varlığını devam ettirebilecektir. Zira Türk toplumunun temel özelliklerinin zenginliği göz önüne alındığında, bir tek siyasi partinin bütün ihtiyaçları karşılayabileceği de iddia edilemez. Demokrasi anlayışındaki dönüşüm, siyasal partilere yansımaktan uzaklaştıkça, üyeleriyle kucaklaşamayan ve parti içi demokrasiyi işletemeyen siyasal yapılar, kitleleri siyasete yabancılaştırmaya devam edeceklerdir. Demokrasinin vazgeçilmezi olan siyasi partiler, hâlihazırda kendi içlerinde demokrasi sorunlarını çözmedikçe, ülke demokrasisi için sorun çözücü olamayacaklardır. 

Bugün itibariyle ve bir yönüyle Türk Demokrasinin geleceği sivil anayasal açılımda düğümlenmiş görünmektedir. Özellikle Kürtler ve Aleviler konusundaki açılım Türk siyasetini belirleyici faktörler olmaya devam edeceklerdir. Zira toplumsal hoşgörü ortamı ve uygulamaları, demokrasinin geleceği açısından önemli bir belirleyendir. Selçuklu Türkleriyle birlikte Anadolu’da başlayan çok kimlikli, çok dinli yapının korunması ve sahip çıkılması Anadolu’nun ve Türk siyasetinin geleceği açısından önemli olacaktır. Zira demokratik rejim içinde çözülemeyen esaslı sorunlar demokrasinin pekişmesini engellemektedir. Bu nenende Türk demokrasisi açısından kültürel kimlik taleplerine ilişkin sorunların mutlaka cevaplandırılması gerekmektedir.

Türkiye’de siyasetin, demokrasi, sivil haklar ve özgürlükler üçgeninde gelişimi için öncelikle fiziksel şartların uluslar arası standartlara uygun olarak dönüşmesi ve yenilenmesi gerekmektedir. Nasıl ki bir Ferrari, size toprak yolda istenilen performansı sunamazsa, toplumun ulaştığı nitelikler ve artan talepleri karşısında yetersiz bir siyasal çerçeve de aynı akibete uğrayacaktır. Bu amaçla da sivil ve zamanın ruhuyla barışık bir anayasa, siyasal partiler kanunu ve seçim kanununun talep ve ihtiyaçlar noktasında yeniden ele alınmalıdır. Bu konuda toplumda katında da bir mutabakat söz konusudur. 

Şimdiye kadar yapılan değişiklikler ile yamalı bir bohçayı andıran 1982 Anayasası, taşıdığı otoriter zihniyet yüzünden Türkiye’nin 21. yüzyıldaki ihtiyaçlarını karşılamaktan uzaktır. Türkiye ne kadar şeffaflaşır, açık bir toplum haline gelerek, zenginleşirse, yeniden dizayn edilen dünya siyasetinde söz sahibi olacaktır.

Türkiye’nin kendisiyle ve coğrafyasıyla barışması ve kucaklaşması gerekiyor. Daha doğrusu Türkiye’nin insanla buluşması bir zorunluluktur. Devlet ve İnsan dengesinin kurulması elzemdir. 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül ve 28 Şubat gibi örnekler Türkiye’de devlet-insan dengesinin bozulduğu anlara işaret etmektedir. Açıktır ki devlet ve insan dengesini kuramamış hiçbir ulus-devlet gerilemekten ve yıkılmaktan kurtulamamıştır.

Yeni anayasanın kanımızca şu özellikleri taşıması gerekmektedir:

a)      Yeni anayasa, siyaseti sivilleştirmeli insan merkezli bir yapıya kavuşturmalıdır.

b)      Post-modern çağın, özgüvenini yükselttiği itirazın/adalet arayışının, bireyin kendini tanımlamasında etkin güç olan,

c)      Çok aktif hale gelen insanlığın sorgulayan talebine cevap verecek,

d)      Toplumsal kimlikleri kucaklayacak ve küresel entegrasyon talebine uyumlu

e)      Dikey toplumu değil yatay toplumu hedef alan

f)        Siyaseti lider buyurganlığı ile değil toplumsal katılıma imkan verecek bir çerçeveye genişletmelidir.

Demokrasiyi ve siyasal katılımı özümseme kadar, siyasi yapılarında gelenekselleşmesi Türk siyasal yaşamı bağlamında hayatiyetini korumaktadır. Bugün itibariyle demokrasinin önemli bir organı olan siyasal partilerde, en yoğun biçimde güç mücadeleleri yaşanmakta ve hizipçilik yaygın bir durum olarak görünmektedir. Parti kimliğinden çok hizip kimliği ön plana çıkmaktadır. Türk siyasetinin geleceği kitle partisi özelliği yerine, kadro partisi olmayı tercih edip etmesinde yatacaktır. Kadro partisi olmak, siyasi partilerimizin önündeki en önemli engeldir. Siyasi yaşamın dışında kalanlara verilen görev ise yalnızca izlemek ve alkışlamak olarak belirlenmiştir. Kitlelerin yalnızca oy verme depolarına dönüştürülmesi demokratik bir tutum değildir. 

Türkiye’de siyasetin geleceği genel boyutlarıyla ve gerçekte dünyanın ve bölgenin geleceği demektir. Kafkasların, Ortadoğu’nun ve hatta Afrika’nın geleceği demektir. Bu coğrafyalardaki sıkışmalar, parçalanmışlıklar Türk siyasetinin pozitif uygulamaları ile sorunlarına çözüm üretebilecektir. Bugünkü noktada Rus sınırlarındaki etnik farklılaşmalar gelecekte sorun üretecek görünümdedir. Türk dış politikasının Ortadoğu ülkeleriyle olan ilişkileri çerçevesinde, yakın gelecekte bölgedeki tansiyonun düşeceği ve Türkiye’nin etkinliğini artıracağı varsayılmaktadır. Dolayısıyla demokratik gelişimdeki duraksamalar yalnızca Türkiye’yi değil, komşu ülkelerdeki gelişmeleri de yavaşlatacaktır. Ancak Ortadoğu’daki etkinliğimiz aldatıcı olmamalıdır. Zira Afrika dünyanın yeni mücadele alanı olarak ön plana çıkmıştır. 

AK Parti kadrolarına verilen büyük oy oranları gerçekte Türk siyaseti açısından bir değerdir. Özellikle adalet söylemini sahiplenen bir siyasal partinin, parti içi demokrasiyi işleterek, siyasal katılımı destekleyici açılımları önem arz edecektir. Diğer önemli bir nokta uzun geçmişi ve muhalefetteki konumu itibariyle Cumhuriyet Halk Partisi’nde olacaktır.

Türk Demokrasisi için denge saflarını oluşturabilecek muhalefet her zaman önemli olacaktır. Bunun dışında Türk siyaseti ahlak sorununu aşmadıkça arzu edilen beklentilere ulaşmada sorunlar devam edecektir. Söylemlerin ötesine geçemeyen siyasal yapılar toplumu dönüştürme ya da toplumla birlikte dönüşme yerine engel olmanın ötesine geçememektedir. Bireysel ve kültürel karşıtlıklar üzerinden ilerleyen siyaset yapma modellerinin, yerini ortak tecrübe ve kültürel etkileşimin ön plana çıktığı demokrasilere bırakması gerekmektedir. Sonsöz olarak siyaset ve demokrasi kavramlarının uzun bir süre daha Türkiye’deki tartışma platformlarındaki yerlerini koruyacağı söylenebilir. Dahası ekonomi, hukuk, eğitim, sağlık gibi alanlardaki yeni yapılanmalar ve reformlar da devam edecektir.

AK Parti, 22 Temmuz 2007 itibariyle Türkiye siyasetinin ana omurgasını oluşturmaktadır. Türkiye bugünkü yapısıyla, dünyalılaşma taleplerinin çoğaldığı, özgürlük ve zenginlik üreteni, laik ve çoğunlu Müslüman bir nüfusa sahip olan, sakin bir güçtür. Bu çerçevede AK Parti’nin kısa ve orta vadede rakibi yine kendisi olacaktır. Toplumun taleplerine açık ve topluma karşı şeffaf olan, karar mekanizmalarında katılımcılığı önceleyen bir kurumsal yapının AK Parti’de olgunlaşması, Türk siyasetinin yeniden dizayn edilmesi sonucunu da beraberinde getirecektir. AK Partili yeni siyasal yaşam bu coğrafyanın kodlarını bölgesiyle ve dünyayla paylaşacak bir küresel aklın da oluşumunu sağlamalıdır. Bu yolda AK Parti’nin “Kadın”a yönelik üreteceği cevaplar demokrasi ve özgürlüklerin gelişimi ile paralel bir süreci oluşturacaktır.

AK Parti ve Türkiye için kritik soru “Kadın”da düğümlenmektedir. Cumhuriyet projesinin 1934’te yaptığı açılımı AK Parti’nin zamanın ruhuna uygun olarak güncelleştirmesi gerekmektedir. 2001 yılında Medeni Kanunda yapılan değişiklikle Kadın’a sağlanan yeni haklar ve AK Parti döneminde iş kanunu gibi hususlarda Kadına tanınan pozitif ayrımcılık bu konunun dikkate alındığını ortaya koymaktadır. Ne var ki daha atılacak çok adım vardır. Bu noktada atılacak ilk adım ise bu coğrafyada kadına yönelik politikaların “İnsan” merkezli bir bakış açısıyla tüm önermelerden bağımsız olarak yeniden düşünülmesi gerekmektedir. Özellikle son yıllarda MENA bölgesinde kadının sosyal hayata katılımı konusunda görülen gelişmede, Türkiye’nin pozitif katkısının olacağı söylenebilir. Özellikle AK Parti ile kadının siyasal hayata katılımında önemli adımlar atılmaya başlanması önem arzetmektedir. Örneğin 29 Mart’ta düzenlenen yerel seçimlerde AK Parti’den 1650 kadın belediye meclis üyeliği için aday gösterilmiş ve büyük bir kısmı seçilebilecekleri sıralardan AK Parti listelerine dahil edilmiştir. Bu durum Türk siyasetinde bir ilktir ve Türk siyasetinde sağ merkez partilerin Türkiye’nin dönüştürücü ve değişimci gücü olduğunun bir kanıtıdır. Benzer şekilde AK Partili İstanbul Büyükşehir Belediyesince düzenlenen İsmek kursları ile kadınlara yönelik mesleki eğitimler düzenlenmekte, ekonomik yaşamda kadının bağımsızlığı ve katılımı hususunda önemli adımlar atılmaktadır.

Türkiye artık ne 1930’ların ne 1990’ların ne de 2002 öncesinin Türkiye’sidir. Bugün toplumsal yapısı, gelişmişlik seviyesi ile karşımızda farklı ve modern bir Türkiye durmaktadır. Elbette bu süreçte sıkıntılar olacaktır. Unutmayalım ki modern dünya mevcut konumuna gelirken, iki dünya savaşı ve sanayi çağının acıları üzerinde yükselmiştir. Türkiye ise modernleşme sürecini özellikle 2000’li yıllardan sonra diyalog ve uzlaşıya vurgu yaparak, hem içerde hem de dışarıda yürüttüğü politikalar ile yürütmektedir. Türkiye’de toplum ile birlikte ona ait olan kurumlar da değişmekte ve dönüşmektedir. Örneğin TSK’de bu değişimden payını almakta ve zamanın ruhuyla bütünleşme çabalarına ağırlık vermektedir. Bu noktada 2002-2006 dönemleri arasında Genelkurmay Başkanlığı görevinde bulunmuş olan Hilmi Özkök’ün sözleri önemlidir. Özkök bir gazeteye verdiği demeçte TSK’deki değişimi şu sözler ile vurgulamaktadır:

1- Darbe döneminin kapanmasının en önemli nedeni TSK’nın ulaştığı entelektüel seviyedir. TSK’daki genç nesil -bizden sonraki kuşağı da genç subaylar saymak lazım- farklı düşünüyorlar, daha demokratik düşünüyorlar. Çünkü çok iyi eğitim alıyorlar. Çok iyi lisan biliyorlar. Dünyayı çok iyi izliyorlar. Nerede ne oluyor, nereye doğru gidiyor, biliyorlar. NATO’da görev yapıyorlar. NATO’culuk denilirdi, orada görev yapanlara farklı yaklaşımlar olurdu. Oysa NATO’da görev yapmak subayların ufkunu açıyor. Dünyayı daha doğru anlamalarını, olayları daha iyi izlemelerini sağlıyor. 

2- Darbeler dönemi kapanmıştır derken milli güç unsurlarının gelişmişlik düzeyine dikkat çekmek istedim. Ekonomik, sosyal açıdan gelişmiş ülkelerde bu tür olaylar olmuyor. Türkiye’de de artık milli güç unsurları, ekonomik düzey, eğitim seviyesi başta olmak üzere gelişti. Bu da önemli bir faktördür.

3- Günümüz teknolojisi de önemli faktördür. Artık her şey çok kolay her yere ulaşıyor. Artık bilinmeyen, gizli tutulabilen bir şey yok. Hemen internete düşüyor. Bu da frenleyici bir unsurdur. Hem dünyanın izlenmesi, gelişmelerden yararlanılması kolay hale gelmiş hem de teknolojisi bu konuda caydırıcı bir unsur olmuştur.

4- Halktaki gelişme de çok önemli. Demokrasiyi algılama seviyesindeki yükselme önemli bir faktör. Eskiden hep vekâlet verirdi. Başkalarından beklerdi. Allah’ı vekil yaptı, TSK’yı vekil yaptı; milletvekillerini vekil yaptı, Ama artık vekâlet sistemini geride bırakıyor, siyasete doğrudan katılıyor, ağırlığını doğrudan koyuyor. Sadece seçimden seçime oy kullanarak değil, sürece doğrudan katılarak, demokratik biçimde tavrını, tepkisini koyuyor.

Özkök’ün TSK’nin dünya ile bütünleşme noktasında geldiği noktayı ve genç subayların dünyayı ve toplumu okuma biçimindeki değişikliklere yaptığı vurgu, Ergenekon Davası ile ilgili süreçte gündeme düşen kimi eski komutanların konuşmaları ve günlüklerde yer alan açıklamalarında yer alan insandan ve dünyadan kopuk bir kurmay kadrosunun artık mevcut olmadığı da ortaya koymaktadır. TSK’de tıpkı siyaset kurumlarının olduğu gibi toplumla aynı dalga boyunu yakalamıştır. Özkök’ün toplumdaki değişimle ilgili vurgusu ise Türk siyasetinin AK Parti’de dahil olmak üzere gelecek dönemdeki yol haritası vurgular niteliktedir. Türk siyasetinde vekalet sitemi geride kalıyor, artık siyasette daha katılımcı ve demokratik mekanizmalara ihtiyaç duyuluyor. Tek liderin belirleyici olduğu siyaset süreci geride kalıyor. Siyasete doğrudan katılıyor, 12 Eylül rejiminin sandık demokrasisi, siyasetsiz siyaseti geride kalıyor. Türk insanı artık demokratik taleplerini ve hakkını siyasal katılım ve denetimini yoğunlaştırarak dile getiriyor. İnsan siyasetin merkezine yerleşiyor. Sorunlarına çözüm olacak, kendisini geleceğe güvenle yürütecek bir siyasal aklı tercih ediyor.

Kısacası, zamanın ruhuyla barışık, katılım sürecinin açık ve şeffaf olduğu, denetim mekanizmalarına açık bir siyaset mekanizmasının varlığını destekliyor.

Türkiye son yıllarda yakaladığı demokratik olgunluk, toplumsal gelişmişlik seviyesi ve kültürel etkinliği ile coğrafyasının “sakin gücü”dür.

Türkiye Balkanlardan, Orta Asya’ya ve MENA bölgesine kadar, bu coğrafyanın kutup yıldızıdır.

Türkiye’nin gideceği yol bu coğrafyaların kaderini de yakından etkileyecektir. O nedenledir ki Barack H. Obama Başkanlığının ilk 100 günü içerisinde Türkiye’yi ziyaret etmektedir. Bu Türk-Amerikan ilişkilerinde bir ilktir. Daha önce hiçbir ABD Başkanı Türkiye’yi görev süresinin ilk 3 senesi içerisinde Türkiye’yi ziyaret etmemiştir.

Karşımızda artık gerçek anlamda bir sakin güç, merkez-pivot ülke durmaktadır. Bu Türkiye ne Graham Fuller’in ne de George Friedman’ın Türkiye’sidir. Mevcut Türkiye, laik, demokratik ve sosyal devlet yapısını zamanın ruhuna paralel olarak geliştiren, zihin dünyasını ve genlerindeki “büyük devlet” ruhunu yeniden keşfeden, Mustafa Kemal Atatürk’ün muassır medeniyetler seviyesini yakalamak hedefini toplumsal gelişimi ile gerçekleştirme çabasındaki ülkedir.

Beni sabırla dinlediğiniz için teşekkür ediyorum.

Eğer varsa sizden gelecek sorularınızı alabilirim.

Böylece konuşmamda değinemediğim konulardan da bahsetme imkanımızın olacağını zannediyorum.

 

Metin Külünk

01.04.2009

Ortadoğu Araştırmalar Merkezi

Salt Lake City/Utah



· Makaledeki tablolarda KONDA, “Yeni Türkiye’yi Anlamak” adlı araştırmadan yararlanılmıştır.

[1] 1989 Yerel Seçimlerinde Sosyal Demokrat Halkçı Parti % 32,75’lik oy oranı ile birinci, Doğru Yol Partisi ise % 23,47’lik oy oranı ile üçüncü parti olmuştur.

[2] Bu raporların kamuoyuna yansıması ertesinde 1992-1993 dönemi, modern Türkiye’nin en kanlı dönemlerinden birisi olmuştur. Bu dönemde PKK eylemlerinde olağanüstü bir artış olmuşken, Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın ani ve kimilerince şüpheli ölümü, raporlardan birini hazırlayan Adnan Kahvecinin bir kaza sonucu yaşamını yitirmesi, Kürt meselesinde alternatif görüleriyle bilinen Orgeneral Eşref Bitlis’in bir helikopter kazasında hayatını yitirmesi, Uğur Mumcu, Bahriye Üçok gibi faili meçhul cinayetler, Türkiye’de Kürt meselesine demokrasi çerçevesinde başlatılmak istenen arayışşların da son bulmasına sebep olmuştur.

[3] Bu kamuoyu yoklamalarında TSK en güvenilir kurum olarak göze çarpmıştır.

[4] Fazilet Partisi’nden milletvekili seçilen Merve Kavakçı, yemin etmek amacıyla başörtüsüyle meclis salonuna girdiğinde, diğer partilerin tepkisiyle karşılaştı, izleyen gelişmeler sonrasında Türk vatandaşlığından çıkartılan Merve Kavakçı, aynı zamanda Fazilet Partisinin Anayasa Mahkemesince kapatılma sebeplerinden birisi oldu.






Yorumlar