Ana Sayfa   Site Haritası

 
 
 
 
Konuşmaları
METİN KÜLÜNK’ÜN ABD HUDSON ENSTİTÜSܒNDE ABD’Lİ KANAAT ÖNDERLERİNE VERDİĞİ KONFERANS METNİ
TÜRKİYE’DEN ALTERNATİF BAKIŞ

METİN KÜLÜNK’ÜN ABD HUDSON ENSTİTÜSܒNDE ABD’Lİ KANAAT ÖNDERLERİNE VERDİĞİ KONFERANS METNİ

11 Nisan 2007, Washington D.C.

 

TÜRKİYE’DEN ALTERNATİF BAKIŞ

Metin Külünk

 

Aklın varsa bir başka akılla dost ol da, işlerini danışarak yap...

Hz. Mevlana

 

Saygıdeğer Hanımefendiler ve Beyefendiler,

 

Öncelikle ifade etmeliyim ki böyle güzide bir topluluğa hitap etmek benim için oldukça önemli. Tüm katılımcılara geldikleri için teşekkür ediyorum. Biliyorum, Washington son bir ay içerisinde adeta bir Türkiye çıkarmasına sahne oldu. Belki bu gelişmeyi, Türkiye’nin Washington’u yeniden hatırlaması olarak da nitelendirebiliriz. Özellikle ABD Kongresine sunulan ve şu ana kadar geçmesi en büyük ihtimal olan Ermeni Tasarısı olması hasabiyle Türkler yani biz, ilk kez bu kadar yoğun bir şekilde kendimizin de Washington’da birşeyler yapması gereğinin farkına varıyoruz. Madalyonun bir yönüyle sivil toplum ve hükümet koordinasyonuyla burada yürütülen faaliyetleri, Türkiye’deki sivil toplum anlayışının, insan merkezli siyasetin gelişmesi olarak da okuyabiliriz. Görülen o dur ki, Türk sivil inisiyatif grupları, ABD’li karşıtlarına daha yapıcı ve şikayet eden değil, ileriye dönük fikirler sunmakta ve son yıllarda her iki tarafın karşılıklı hataları ile zarar gören ikili ilişkilerin düzelmesi ve daha ileriye bakması için çözüm önerileri getirmektedirler. İşte ben de bu toplantıda PKK terörü var, Barzani Türkiye’yi parçalamak istiyor, Irak’ta durum her geçen gün kötüye gidiyor, Türkiye’de İslamcılar Türkiye’nin yönünü değiştiriyor, Türkiye AB’den kopuyor, Türkiye; İran, Rusya, Suriye safına geçiyor, Büyük Ortadoğu Projesi atıl kaldı gibi şikayetler de bulunup değerli vaktinizi çalmayacağım. Bunun yerine size bir 2023 Türkiye fotoğrafı ve Türkiye-ABD ilişkileri için ortak çalışma zeminlerini vurgulamaya çalışacağım.

 

Konuşmamda genel bir perspektiften yola çıkacağım ve size Türkiye’den Küresel gelişmelere ve Küresel’den Yerel’e Türkiye’yi nasıl baktığımı açmaya çalışacağım. Bu sunumda gözettiğim hedef kendi açımdan 2023 yılında nasıl bir Türkiye istediğimile ilgili olacak. Sizin de bildiğiniz gibi 2023 Türkiye Cumhuriyeti’nin yüzüncü kuruluş yıldönümü ve bir anlamda Cumhuryetimizin kazanımlarını ne şekilde değerlendirdiğimizin de bir muhasebe tarihi olacaktır. İşte ben ve inanıyorum ki benim gibi düşünen milyonlarca Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı, daha müreffeh ve daha demokratik bir Türkiye özlemi duyuyorlar 2023 yılında.

 

Dünyamız büyük bir hızla evriliyor, zaman ve mekan dönüşüyor. Küreselleşme olgusunu damarlarımıza kadar hissetiğimiz çağımızda stratejik kaymalar yaşanıyor, Güney Doğu Asya’da 15 ve 16’ıncı yüzyılda Güney ve Batı Avrupa’da yaşanan canlanmanın/dinamizmin bir benzerini seyrediyoruz. Dünya nüfusunun % 50’sinden fazlasını barındıran bu bölge yeni bir güç odağı olarak karşımıza çıkıyor. Çin ve Hindistan’ın göz kamaştıran yüklelişleri, ve Malezya, Endonezya, Vietnam gibi ülkelerin de bu yükselişe eşlik etmeleri, enerji kaynaklarının kontrolü, bölüşümü ve fiyatlandırılması hususunda uluslararası mücadelede ısıyı yükseltiyor. Mezopotamya ve Batı medeniyetleri ilk kez bu denli derinden sınanıyor ve iddialı bir başka medeniyet anlayışı tarafından test ediliyor.

 

Evet, belki 70’li 80’li yıllarda gördüğümüz ve 2000 yılında gerçekleşeceği öngörülen uzay yolculukları, zaman makinaları yapılamadı ama internetten bir kitabı sadece saniyenin yüzde 25’i bir hızla indirebiliyor, web üstünden oldukça minimum bir ücret karşılığında Japonya’daki ya da Brezilya’daki bir dostunuzla ses ve video görüntülü görüşebiliyor, iş görüşmelerinizi veya toplantılarınızı bilgisayarınız üzerinden gerçekleştirebiliyorsunuz. Kısaca, göreli bir zaman yolculuğu yapabiliyorsunuz. Zaman ve mekanın tanımı artık 19’uncu veya 20’inci yüzyıldaki gibi yapılmasının imkanı yoktur. Bir zamanlar onlarsız da yaşayabildiğimiz, dizüstü bilgisayar, cep telefonu, i-pod gibi cihazları yaşadığımız çağda yanımızdan bir an bile ayırmıyor, uyuduğumuz anlarda dahi yanıbaşımızda bulunduruyoruz. Kısacası dünyamız küçülüyor; işimizi, yaşamamızı 15 inclik ufak bir çanta şeklindeki dikdörtgen kutuya sığdırabiliyoruz. Kablosuz iletişimin hayata geçtiği bir çağda yaşıyoruz; “net teknolojisi geçtiğimiz yüzyıla ait bir fikirdi. Net’in ötesindeki yaşam, herşeyin, heryerde her zaman kablosuz olarak birbirine bağlandığı bir dünya olacak.” Öyle ki Hindistan sadece bu bilgi ve iletişim teknolojisini kullanarak, 21’inci yüzyılın süpergüçlerinden birisi olarak anılıyor.

 

Yabancı yatırım tanımı yerini uluslararası yatırım tanımına bırakıyor. Ulus devletler arasındaki sınırlar aşınıyor, insanlar her geçen gün birbilerine daha çok yakınlaşıyor ve tanıyorlar. Değişik medeniyetler ve kültürler öne çıkıyor bununla beraber tek bir kürsek kültürün de baskısını üzerlerinde hissediyorlar. Bugün Hindistan’daki bir genç ile Türkiye’de ya da Ürdün’deki bir genç de kot pantolon giymek, trend müzikleri dinlemek, Hollywood endüstrisinin ürettiği bir filmi seyretmek istiyor. Kültürler ve medeniyet farklılıkları kimi zaman sadece ince ama uzun bir hat halini alabiliyor. Ortak değerler, ortak beğeniler ve kimi zaman ortak çıkarlar etrafından küresel bir kültür hatta bir medeniyet oluşturabiliyoruz. Tabii bu noktada nmedeniyetlerin dışlayıcı olmaktan çok kapsayıcı, bütünleştirici niteliğinin öne çıkması gerekmektedir. Batı medeniyetinin ötekileştiren ya da daimi şekilde ötekini arayan niteliğine karşın Türk-İslam medeniyeti farklılıkları daima tevhid inancı potasında eriterek ne kendisine yabancılaşmış ne de karşısındakini ötekileştirmiştir. Bunun örneklerini de Osmanlı coğrafyasının her metrekaresinde görmek mümkündür. Anadolu’da görmek mümkündür. Devlet-i Aliyye’nin en önemli özelliği işte, yaratılanı sev yaratan da ötürü formülsyonu çerçevesinde, tab’asına ADALETLE yaklaşmasıydı. O nedenle milliyetçilik akımı ortaya çıkana kadar birçok farklı din, dil ve kültür Osmanlı topraklarında barışiçinde yaşamıştır. Bunun önemli örneklerinden birisi 1492’den İspanya’dan türlü işkenceler sonucu çıkmak zorunda kalan Yahudi’lerdir ki selameti Osmanlı topraklarında bulmuşlardır.

 

Medeniyetlerin tevhid lafzına mazhar olmasına dönük bir çalışma geçtiğimiz günlerde  Türkiye’de kimi gazetelerde çıktı. Google web sitelerini eksiksiz farklı bir dile çevirecek bir program üstünde çalışıyormuş. Bu programın hedefi 100’e yakın dili ve bu dillerle yayın yapan web sitelerini yine bu yüz dilden herhangi birisine çevrilebilmesini olanaklı kılmakmış. Böyle bir gelimeninin varabileceği sonucu öngörebilir miyiz? İnsanlar arasındaki en öneli sınırlardan birisi kuşkusuz dildir. Dil ayrımının bir sorun olmaktan çıktığı bir dünyayı öngörebilir miyiz? İnsanların küresel çerçevede biribirleriyle hiçbir sınız olmaksızın sanki sohbet edermişcesine görüşlerini paylaştığı, bilgi alış-verişinin tüm engellerden arındığı bir dünya! Böyle bir dünyada sadece tek bir hakimiyetten bahsedebiliriz; BİLGİ’NİN HAKİMİYETİ! O halde, bilginin, eşya ve siyasetle ilişkisi sağlıklı kurulmazsa, bugün yaşanan kaos ortamının zihinleri allak bullak eden hükümranlığı devam edecektir.

 

Dünyamız gözümüzün önünde bir sanayi ve savaş sonrası toplumdan büyük bir hızla tamamen değişik ve şu an için tanımlayamadığımız bir değişim geçiriyor. Kimilerimiz buna bilgi toplumu diyor ve bir bakımdan da haklılar. Ama bu gelişim ve değişim dünyamızdaki olumsuzlukları da görmemizi engellememeli. Dünyamızı hızla tüketiyoruz. 2001 yılında 6 milyar olan dünya nüfusunun, 2025 yılında 8 milyara çıkması bekleniyor. Bu nüfus artışının % 95’inin ise fakir ülkelerde olması beklenmektedir. Bugün dünya nüfusunun yarısından fazlası, şehirlerde yaşamaktadır. Bu şehirlerde yaşayan nüfusun çoğu da yetersiz sağlık ve çevre koşulları içerisinde yaşama çabasındadırlar. İnsan nüfusunun dörtte biri yeterli barınma, yiyecek, su ve sağlık ihtiyaçlarını karşılamaktan yoksundurlar. Yaklaşık 1 milyar insanın okuma ve yazması yoktur. Gelişmemiş ülkelerde her üç kişiden biri kırk yaşına ulaşamadan hayata gözlerini yummaktadır. 1965 yılında dünyanın en zengin % 20’lik kesimi ile en fakir arasındaki gelir farklılığı 30 kat iken günümüzde bu fark 60’a kadar çıkmıştır. Kısacası aramızdaki bazı farklılıkları ya da sınırları kaldırırken diğer yandan daha derin sınırlar açıyoruz, farkında olarak ya da olmayarak. Savaşlar, göçler, insan kaçakçılığı, uyuşturucu ticareti, kalkınma yolunda atılan bencilce adımlarla geleceğimizi tehlikeye atıyoruz. Dünyamız sahip olanlar ile olmayanlar gibi son derece tehlikeli bir ayrıma doğru gidiyor. Bu ayırım yalnızca küresel anlamda değil, mikro ölçekte de görülebilir düzeye yaklaşıyor. Bilgiye sahip olanlar ile olmayanlar, yeterli gelir seviyesine sahip olanlar ile olmayanlar, barınma imkanına sahip olanlar ile olmayanlar, yeterli içme suyuna sahip olanlar ile olmayanlar, enerji kaynaklarına sahip olanlar ile olmayanlar. Tüm bunlar bize seksenli yılların “Mad Max” filmlerini hatırlatan senaryolar çizmektedir. İnsanların küçük koloniler halinde yaşayarak, en basit ihtiyaçları için birbirini öldürdüğü bir dünya. Evet belki ütopik ama yukarıda verdiğim veriler eğer birşey yapılmazsa bu gerçekle karşı karıya kalabileceğimizi gösteriyor. Bugün nükleer silah üreten Kuzey Kore’nin açlıktan kırılan halkının tüm engellere rağmen Güney Kore’ye akın ettiğini düşünürsek, nasıl bir felaketle karşı karşıya kalabileceğimizi öngörmüş oluruz!

 

O zaman bize gerekli araç nedir? Diye soracak olursanız benim buna cevabım ADALET olacaktır. Tüm kutsal kitaplar insanların birbirine adaletle davranmasını hükmeder. Adalet, insanın, toprağın ve semanın hakkını gözetmektir. Adaletin olmadığı bir yönetim şekli ne kadar özgürlükçü ve refah yanlısı olursa olsun, insanlara mutluluk veremez. Bugün yukarıda da örneklerimde ifade ettiğim, gelişiminden büyülendiğimiz Hindistan’da en önemli sorun “KAST” meselesidir. Çünkü bu ülkedeki insanlar fırsat eşitiği olduğu söylense bile binlerce yıllık KAST geleneği önlerine fiziksel bir engel olarak çıkmaktadır. İnsanlara adil bir şekilde yaklaşılmamakta ve sahip oldukları kast’a göre değerlendirilmektedirler. Sonuç, adaletten yoksunluk ve toplumsal infial halidir. Aynı gelişmeler Çin için hatta kendi ülkem için de geçerlidir. Adalet, Mezopotamya medeniyetlerinin direniğidir. Yöneticilerin özelliği ya da yetenekleri ve halk arasındaki ünleri “Adaletli” olmaları ile paralel yürür. Bu medeniyetin son timsali İslam medeniyetidir. Öyle ise kim medeniyetini adalet üzerine kurarsa, gök kubbe altında hoş bir seda bırakacaktır.

 

Size bu amaçla bu medeniyetin önemli temsilcilerinden birkaç örnek vermek istiyorum. Aktaracağım sözlerin, Türk insanı ve diğer mezopotamya hakları için adaletin ne denli önemli olduğunu vurgulayacaktır. Örneğin Türk ozanı ve alimi Yunus Emre, “Cümle yaratılmışa bir göz ile bakmayan halka müderris olsa hakikatte asidir.” Demektedir. Burada anlatılmak istenen husus eğer bir insan tüm insanlara ve hatta tabiat içindeki diğer varlıklara aynı fikir penceresinden bakmazsa halka yönetici olsa gerçek ve kamil anlamda insan olamayacağıdır. Bu bize gerçek humanizmanın bütün insanlığı kucaklamaktan geçtiğini de salık vermektedir. Yine Osmanlı döneminde yaşamış ünlü tarihçi Koçibey, “İntizam, akvali fukara padişahlara mucibi cennettir” diyerek ve dönemin ünlü şairlerinden Nabi, “Adalettir asl-ı nizam-ı alem, adaletsiz saltanat olmaz, muhkem.” Ve belki çok can alıcı bir başka örnek, Şeyhoğlun’dan “ Padişahlık baki olur küfr ile adalet olacak ve illa baki olmaz iman ile zulm olacak.” Keşke ABD’li dostlarımız bu beyitleri okumuş olsalar ve Ortadoğu’da ve çevre ülkelerde adil davranmanın özgürleştirmeden neden daha önemli olduğunu görselerdi. Belki o zaman Kerkük’teki tapuları yağmalatmaz, yaktırmaz, ya da insanlara Baasçı ya da Şii, Kürt diye ayrımda bulunmazlardı. Çünkü o toprakların insanlarının derin hafızası, kendilerine adaletli davrananları hatırlayacağı gibi adaletsiz davrananları da hatırlayacaktır. Sanırım Bush yönetiminin en büyük hatası da bu toprakların psikolojisini ve sosyolojisini incelemeden, Mezopotamya kültürünün can damarlarından birisi olan Irak’ı işgal etmeye girişmeleriydi. O Mezapotamya ki önünde ordu duramayan Büyük İskender’i önce kendisine aşık etmiş sonra ise öldürmüştür.

 

Bu  noktada sizlerle kısa başlıklar altında Türkiye ve çevresiyle ilgili görüşlerimi paylaşmak istiyorum.

 

Türkiye-Avrupa Birliği İlişkileri

 

Öncelikle belirtmem gereken husus Türkiye’nin asli yeri Batı’dır. Bu yalnızca Türkiye Cumhuriyeti ile başlamış bir istek değildir. Osmanlı’da kendisini Batı’nın bir temsilcisi olarak da görmektedir. Fatih sultan Mehmet fermanlarına, Roma İmparatoru ünvanını ve iklimil Rum sultanı ünvanlarını da koymaktadır. Batı ülkeler sistemi içinde olmak Türkiye için genetik bir mirastır. O nedenle Türkiye’deki insanlar AB hedefini bu çerçeveden bakmaktadırlar. Kimi fantazi unsurlar örneğin İran’la Rusyayla ittifak gibi söylemler, Türk halkının benliğine sığmayacak bir sığlıktır. Bu nedenle Avrupa Birliği ile ilişkiler büyükönem taşımaktadır. Çünkü Türk insanı AB üzerinden küresel sisteme adapte olmak istemektedir. Bilindiği üzere özellikle AK Parti hükümetleri döneminde Türkiye AB ilişkileri büyük bir hızla gelişti. AK Parti hükümetlerinin özellikle iç siyasette çıkardığı uyum yasaları ile Kopenhag kriterlerini eksiksiz karşılıma hususunda gösterdiği irade ve bu iradenin Türk milletinin iradesinde de karşılığını bulması, son birkaç yılda özellikle 2003-2004 yıllarında Türkiye’nin özgürleşme ve sivil toplum alanında önemli adımlar atması sonucunu doğrumuştur. Burada ABD yönetiminin Türkiye’ye verdiği desteği de göz ardı etmemek gerekir. Bu çabalr sonucunda  3 Ekim 2005 tarihinde AB Türkiye ile üyelik müzakerelerinin başlanmasına yönelik kararını verdi. Ancak tabii AB ülkelerindeki siyasal liderliğin vizyonerliği ve Fransa, Almanya gibi lokomotif ülkelerin seçim sürecine girmeleri, Türkiye’nin 2005 ve 2006 yıllarında AB yolunda atılım yapma imkanını ve heyecanını yitirmesi sonucunu doğurdu.

 

Tabii bu noktada hükümetin kimi iç ve dış etkilerden etkilenmeden AB yolunda devam etmesi arzu edilecek bir husustu ne var ki, özellikle 2005 yılından itibaren kimi çevrelerce Türkiye’de bir seçim atmosferinin oluşturulması, Irak’taki gelişmelerin olumsuz sonuçalrının ve paralelelinde Kuzey Irak’ta orya çıkan devletsi oluşumun iç siyasete dönük kullanımı, hükümeti iç siyasi çekişmelrin girdabına hapsetmiştir. Bununla beraber Fransa, Almanya, Avusturya, Danimarka gibi AB ülkelerinden Türkiye’nin AB üyeliğine yönelik alterantif çözüm önerileri ve Güney Kıbrıs’ın tüm olumsuz tutumuna rağmen AB’ye üye olarak kabul edilmesi, AB yolunda kamuoyu desteğini etkilemesi de hükümetin AB yolunda frene basmasına sebep olmuştur. Açıkçası Türkiye, bir Güney Kıbrıs, Malta, Letonya gibi AB müktesebatını kopyala yapıştır formülüyle uygulayacak bir ülke değildir. Türkiye binlerce yıllık devlet geleneğini barındıran ve AB’den yalnızca alacak değil ona birşeylerde yükleyebilecek bir ülkedir. Açıkçası Türkiye’nin üye olduğu bir AB, Yeni Büyük Roma’nın kurulmasının da öncüsü olacaktır. Tabii bu noktada Türkiye’nin AB ülkelerine ve en önemlisi AB kamuoyuna, üye olması halinda kendilerine ne kazandıracağını anlatamamasıdır. Türkiye AB için yalnızca jeopolitik konumuyla, AB’nin 21’inci yüzyılda karşılaşacağı stratejik rekabet ortamında, ekstra güç olmayacak, aynı zamanda özünde sakladığı Adalet medeniyeti temelinde AB’nin kendisine yeni bir tanım ve misyon yüklemesinin de yolunu açacaktır. Kısaca İsa’nın nefesini AB’ye üfleyecek olan ülke Türkiye olacaktır. Türkiye’nin bunu AB önüne somut projeler götürerek anlatması gerekmektedir. Yaşlı Avrupa’ya gençlik aşılayacak ülke Türkiye’dir. Ancak AB’nin de bu noktada tıpkı 50 yıl önceki liderlik vizyonuna sahip olması gerekmektedir. Ne Almanya Şansölyesi Angela Merkel’in ne de Nicolas Sarkozy’nin bu vizyona sahip olmadığı geçtiğimiz haftalarda görülmüştür. Son olarak belirtmek isterim ki, Türkiye’de Kasım ayında düzenlenmesi hiç olmazsa şu an için düşünülen genel seçimlerde çıkacak tek başına bir AK Parti hükümeti, 2008-2009 yılarını AB yolunda yeni bir atılım yılına dönüştürecektir ki 2015 yılı Türkiye’nin AB hedefi için bir gerçekliğe dönütürülebilir. O nedenle Türkiye’deki karar alıcıların 2015 hedefini bir an önce kendilerine hedef olarak belirlemeleri gerekmektedir.

 

Hata değil, Çare Bulun...

Henry Ford

 

Türkiye ve Irak

 

Irak’taki durum hepimizin malumu ancak herhalde sıcaklığı en çok Washington’da ve Ankara’da hissediliyor. Ne yazık ki hesapsız girişilen Irak işgali ABD için bir fiasko sonucunu doğurdu ve açıkçası ABD’nin son birkaç aydır verdiği görüntü, güvenilir bir süper güç izleniminden oldukça uzaktır. Kongre ile Başkan arasında gittikçe kızışan çekişme, Kırmızı ve Maviye bölünmüş bir ABD görüntüsü vermektedir. ABD’nin savunduğu değerlerin her gün Irak’ta ayaklar altına alındığının görmek ve ABD’nin Zbigniew Brzezinski’nin ifade ettiği şekilde bir “Korku Kültürü” içine sıkışmış görüntüsü, önümüzdeki yıllarla ilgili dünyamız için iyi işaretler vermiyor. Buna 2008’de iktidara geçmesi beklenen Demokratların Ermeni tasarısı veya Kongre’de Başkan Bush’u zor duruma sokmak gibi incir çekirdeğini doldurmayacak girişimleri de eklediğinizde görünüm oldukça negatif olmaktadır. Dünya ABD’den liderlik beklerken ne yazık ABD o aklı gösterecek yeterlilikte görünmemektedir.

 

Türkiye’nin Irak’a bakışına dönecek olursak, Türkiye’nin kendisinden kaynaklanan sorunlar nedeniyle ve diğer dışsal sorunlar çerçevesinde Irak’la ilgili gelişmelerden soyutlandığını görmekteyiz. Geçtiğimiz günlerde Chatham House’da ABD Dışişleri Bakan Danışmanı ve Irak Koordinatörü Büyükelçi David Sattersfield’in konuşmasını okudum ve büyük hayal kırıklığı yaşadım. Sattersfield konuşmasında Irak’la ilgili elle tutulur bir proje sunmamakla birlikte, Irak’ın negatif (İran ve Suriye) ve pozitif komşularından bahsederken, Türkiye’den bahsetmiyor dahi. Sanırım o da Türkiye’yi ABD’nin yeni Savunma Bakanı Robert Gates gibi Irak Kürt Bölgesinin mi komşusu sayıyor? Türkiye’nin bu şekilde dışlanması nasıl bir stratejik vizyonla açıklanabilir? Türkiye’yi Irak sürecinin içine dahil etmeyen ABD, El-Kaide ideolojisinin çıkış noktası Suudi Rejimi üstünden şimdi Irak ve Filistin sürecini yürütmeye çalışıyor. Yani hata üstüne hata yapılıyor. Türkiye, Irak sürecinde daha aktif rol almak istiyor ancak yardımcı bir aktör olarak, ABD’nin bir partneri olarak bu ülkede istikrarın sağlanması için çalışmak istiyor. Türkiye’yi Barzani ile muhatab olacaksın demek, ABD’li dostlarımızın, değişen, dönüşen ve merkez ülke olan Türkiye’nin, Ortadoğu halkları arasındaki gönül bağını bilmediği anlamına gelmektedir. Tabii ABD’li dostlarımızın bunları Ankara’nın ya da İstanbul’un bürokratik salonlarında duyması ve öğrenmesi zor. Irak’ta yapılması gereken, tüm kesimlere adaletli yaklaşılmasıdır. Bir Abu Garip sıkandalının daha yaşanmaması, yaşatılmamasıdır. Irak’la ilgili acilen bir uluslarası konferansın ayrım gözetilmeksizin yapılması da zorunludur. Irak her ne şekilde olursa olsun bir bütün şeklinde kalmalıdır. En temel ihtiyaçalarını dahi karşılayamayan Irak halkına acil yardım eli, uluslararası toplum tarafından uzatılmalıdır. Irak’tan BM’nin çekilmesi, tüm insanlık değerleri için onarılmaz bir yara olmuştur. O nedenle BM’nin Irak’a dönüş şartları bir an evvel hazırlanmalıdır. Biz, Türkiye olarak, Irak halkının, sağlık, refah ve mutluluğundan yanayız. Irak’ın şu an ki durumundan konjonktürel faydalar elde etmek isteyenlerin de karşısındayız. ABD, teröre karşı giriştiği savaşta, Türkiye’nin 30 yıllık tecrübesinden yararlanmak zorundadır. Türkiye’siz bir Irak projesi, ABD için kısa süreli kazanımlar sağlasada, ABD’ye kalıcı kazanımlar sağlamayacaktır. 

 

Bugün Türk kamuoyu için en önemli konu Kerkük’ün geleceği ve Kuzey Irak’taki terör örgütünün pasifize edilmesidir. Bu konularda hassasiyet oldukça yüksektir. Kerkük’te Irak’lı Kürtler tarafından oldu bitti ile çözülmek istenen süreç, bölgesel bir infiale yol açabilir. Ve bu infial İran tarafından tehlikeli bir şekilde kullanılabilir. Bu nedenle Kerkük’te Temmuz ayında yapılması planlanan referandum’un Irak’ta istikrar yerleşene kadar ertelenmesi gerekmektedir. Ve Kerkük’e para karşılığı ya da zorla yerleştirilen Kürtlerin, geldikleri yerlere geri dönmeleri sağlanmak zorundadır. Kerkük’ün de Irak’da istikrar ve merkezi otorite ülkenin her kesiminde kontrolü sağlayana kadar, Kosova ve Bosna-Hersek benzerlerinde görüleceği gibi uluslararası korumaya alınması gerekmektedir.

 

Sonuçta, 1921’den bu yana baskı altında tutulan, uluslaşamamış etnik unsurların, tüpten çıkan macun misali patlamasına şahit olmaktayız. Bu dondurulma sürecinde, körüklenen etnik ve dini farklılıklar, El-Kaide ve diğer dış unsurlar etkisi sonucu derinleştirilerek kapanamayacak bir durum almıştır. Bu noktada varılan sonucu ve süreçten dönüşü sadece Irak halkına yüklemek ise yapılabilecek en büyük hatalardan birisidir. Türkiye bu sürecin içine mutlaka katılmalıdır, çünkü Türkiye, ABD’ye bir yük değil yardımcı kuvvet olacaktır. ABD’nin de sayın Condoleeza Rice’in Kahire Amerikan Üniversitesinde yaptığı konuşmadaki sözlerini uygulamaya geçirmesi mümkün olacaktır.[1]

 

''Düne ait ne varsa söylendi, dün, dünde kaldı cancağızım, bugün yeni bir gün, yeni şeyler söylemek lazım''

Hz. Mevlana

 

Türkiye-ABD İlişkileri

 

Yukarıda da ifade ettiğim gibi, ABD ne yazık ki kendisini korkularına hapseden bir dev görünümünde. Uzun yıllardır gördüğümüz, barış ve refahın teminatı, BM’i, NATO’yu, IMF’yi kuran ve bu kurumların çalkantılı dönemlerde işlemesini sağlayan ABD’yi göremiyoruz. ABD soğukkanlılığını ne yazık ki son 4-5 yıldır görmemiz söz konusu değil. Evet, 11 Eylül Terör Saldırıları, ABD için büyük bir travmaydı ama tüm dünyada bu saldırılar sonrası ABD ile tam dayanışma içine girmişti. Ne oldu ki bu destek 6 yılın sonunda eridi ve bitti? ABD’nin 11 Eylül saldırılarına cevap vermesinin farklı bir yolu yok muydu? Tüm İslam alemi ve medeniyeti neden düşman olarak kabul gördü? Bu düşman görüşü öyle bir fobi haline geldi ki ABD gibi özgürlükler ülkesine sadece adından dolayı vize alamayan, ya da havalimanından geri gönderilen kişileri var sadece müslüman olduklarından dolayı. Halbuki biz kucaklayan, kabul eden ve o özgürlükçü kültüründe, potasında kendisine zenginlik olarak katan bir ABD portresinden yanayız. ABD, kendisinde tezahür eden rahmet sıfatının farkında olmalı. ABD ne kadar tüm din ve medeniyetlere eşit mesafede olursa o kadar dünyamıza ve kendi halkına umut ışığı olmaya devam edecektir. ABD, dışlayıcı değil, kucaklayıcı olmak zorundadır. ABD, Teksas değildir, New York olmalıdır.

 

Türkiye-ABD ilişkilerinde bugün en yakıcı konular Kuzey Irak kaynaklı PKK terörü ve ABD Kongresine sunulan Ermeni tasarısıdır. Bu konularda atılacak olumlu adımlar Türkiye ABD ilişkilerinde yeni bir dönemin açılması sonucunu doğracaktır. Her olumsuz gelişme ise ABD Türkiye ilişkilerine yeni bir darbe vuracaktır. Türk insanı her yıl 24 Nisan sendromu yaşamaktan sıkılmış ve gemileri yakma pozisyonuna gelmiştir. Bu hissiyat Türkiye’deki anti-demokratik eğilimlere de güç vermektedir. Bahar ayıyla birlikte Güneydoğu’dan gelecek şehit cenazeleri hem Türkiye’nin geleceği hem de Türk-ABD ilişkileri açısından onarılmaz zararlar verecektir. Halbuki Türkiye ile ABD’nin önünde işbirliği yapacakları birçok verimli alan bulunmaktadır ki, bunlardan en önemlisi enerji güvenliği hususudur. İşte gerçekleşmez denilen Bakü-Tiflis-Ceyhan önümüzde durmaktadır. Vizyoner liderlik hepimize gerekmektedir.

 

Özellikle İran konusunda Türkiye, modern Cumhuriyet yapısı ve demokratik-laik yönetimiyle, İran karşısında bölge insanları ve ülkeleri için bir umut ışığı olacaktır. Türkiye’nin her geçen gün zenginleşmesi ve özgürleşmesi, İran’ın bölgedeki etkisini de azaltacaktır. Güçlü bir Türkiye, Avrasya’nın hakları için bir umut kaynağıdır. Meydana gelen Şii hilalini engellemenin yolu da bölgedeki sorunların dondurucuya tabii tutulmadan demokrasi ve adalet marifetiyle çözümünden geçmektedir.

 

Bugün Halep’te, Şam’da, Bağdat’ta, Kahire’de insanlar Türk şarkılarıyla, filmleriyle eğlenmekte, Türk takımlarının Avrupa’da kazandıkları maçlarla sokaklara çıkmaktadırlar. Türkiye, bu coğrafyanın nefesidir. Bu nedenle Türkiye’nin her daim bu coğrafyay söyleyecek sözü vardır. Özellikle AK Parti ile özgürleşme ve zenginleşme yolunda yakalanan ivme, tüm İslam Coğrafyasına umut kaynağı olmuştur. Ancak ABD’li dostlarımız ne yazık ki AK Parti hükümetinin değerini ve değişen Türkiy profilini ne yazık ki hala daha anlayamamışardır. Türkiye artık Ankara ve İstanbul’un dar koridorlarından anlaşılamayacak kadar gelişmiş bir toplumsal yapıya sahiptir. Bu değişen yapı sayesindedir ki 3 Kasım 2002 seçimleri bir şok olarak algılanmıştır.

 

Bu noktada son kritik konu olan ve sizin de merak ettiğiniz, AK Parti’nin geleceği ve seçimler hususuna değinmek istiyorum.

 

Türkiye, AK Parti ve Seçimler

 

Dış kaynaklı haberlerde ve hatta kimi Türk yayın organlarında AK Parti’den İslamcı parti olarak bahsedildiğini görmekteyim. Halbuki AK Parti’yi, İslamcı tanımının içine sıkıştırmak doğru bir tanımlama olmayacaktır. AK Parti yoksulluk, yoksunluk ve güvensizlik üçgenine sıkışmış milletin özgürleşme ve zenginleşme yolundaki sesidir. AK Parti Türkiye’yi içe kapanmacı bir anlayışla ve belirli bir kliğin yönetiminde yürütmeye çalışan aklın karşısında demoratik güçlerin ittifakıdır. Modernleşme projesinin, İslamla kaynaştırılarak yönetilebileceğinin ismi AK Parti’dir. AK Parti, Türk insanının kürselleşme sürecine adapte olma ve ondan faydalanma isteiğinin bir tezahürüdür. İşte AK Parti hareketinin asli itici gücü bu istektir. Türk milleti gelişen dünyaya adapte olamk istemektedir. Türk genci de ABD’li ve Avrupalı yaştaşlarının tattığı özgürlük ve refah ortamından faydalanmak, gelecek kaygısı taşımadan yaşamak istemektedir. İşte AK Parti bu isteğin sesidir. AK Parti ile Türkiye Cumuriyeti, İslam, modernite, democrasi ve sekülerizmin tamamlayıcı nitelik taşıayabileceğini göstermiştir. Bu tanımlama esasında Türk milletinin sekülerizmi özümsediğini ama kimliğinin bir parçası olarak da İslam’ı kabul ettiğinin bir yansımasıdır. Milletin iradesiyle örtüşmeyen hiçbir siyasal hareket bu saaten sonra Türkiye’de başarılı olamayacaktır.

 

Türkiye kabuk değiştiriyor. Türkiye’de konuştuğum pek çok yabancı diplomatta bu değişikliğe şahitlik ettiklerini beyan ediyorlar. Türkiye’miz geç sanayileşmenin ya da sanayileşme sürecini ıskalamanın sonuçlarını, yoksulluk, yükselen milliyetçilik ve ekonomik/siyasal krizlerle ödüyor. Şehirleşme ve makinalaşmayla küçülen köylülük, eğitimsizlikle birleşince, kendisini aşırı milliyetçilik olarak gösteriyor. Kısacası şu an ki yükslen milliyetçilik konjonktürel ve tepkisel bir milliyetçiliktir. Yoksa Anadolu toprağında yetişen bireyin, ne Ermeni’ye ne Rum’a ne de Yahudi’ye düşmanlığı olacaktır.

ABD’ye gelmeden önce bir Türk yazarın köşe yazısında (Cengiz Çandar) ABD’nin akil adamlarından General Brent Scowcroft’un Türkiye ile ilgili sözlerine rastladım. Scowcroft Türkiye’yi üçe ayırmış: 1) Dışa açık, İstanbul’un merkez olduğu Türkiye, 2) Türkiye’nin yönetim merkezi Ankara ve 3) 19’uncu yüzyıl şartlarında yaşayan Anadolu. Ama bu görüntü artık değişti ve sanırım sayın Scowcroft’un değişen Türkiye’yi henüz gezme imkanı olamamış.

 

İşte, bu köylülükten sanayi toplumuna geçişin sıkıntılarını 1980’lerde bir şekilde aşmaya çalışan ama çok da başarılı olamayan Türkiye’mizin önünde ki seçenek Bilgi Toplumunun nimetinden faydalanmaktır. Bugün Türkiye’mizin önündeki seçeneklerden birisi Avrupa, Ortadoğu ve Karadeniz bölgesinin Hindistanı olmaktır. Türkiye’miz Özal devrimleri sonucu kendi milli burjuvazisi üretme başarısını göstermiştir. 60’lı 70’li yıllarda Türk Sanayisi İstanbul, Gebze bölgesinden sorulurken bugün, Bursa, Kayseri, Adana, Gaziantep, Manisa, Konya gibi şehirlerimizden büyük Türk şirketleri çıkmaktadır. Yabancı şiretler sadece İstanbul’da bağlantılarını yapmamakta, Kayseriye, Antep’e gitmekte hatta yatırım yapmaktadırlar. Bu gelişmeler bize Türkiye’de siyasetin artık bu gelişen yeni milli burjuvaziye bakılmadan yapılamayacağının da bir işaretini vermektedir. Bu milli burjuvazi muhafazakar, dini hassasiyeti olan ama ynı zamanda evrensel düşünebilen ve dışarıya açık bir kapitalist fotoğrafını oluşturmaktadır. Taşıdıkları değerler onları, serbest pazar ekonomisinde rekabet etmesine, yabancı şirketlerle ortalık yapmasına ya da banka satın almasına engel olmuyor. Türkiye’nin 21’inci yüzyılı ıskalamamasının etkeni de bu yeni girişimci, milli burjuvazi olacaktır. Türk girişimcisi ve milleti 90 milyarlık ihracat seviyesini gördükten sonra bu yoldan geri dönüşe göz yummayacak ve sesini daha gür çıkartacaktır.

 

İşte, önümüzdeki seçimler bu değişimin devam edip etmeyeceğini işareti olacaktır. Hem cumhurbaşkanlığı seçimleri hem de genel seçimler, Türkiye’nin 21’inci yüzyıla emin adımlarla yürüyüp yürümeyeceği ve demokrasi kültürünün yerleşip yerleşmeyeceğinin ismi olacaktır. Cumhurbaşkanlığına Recep tayyip Erdoğan profilinde birisinin seçilmesi, Türkiye’de demokrasi kültürünün yerleşmiş olduğunun bir kanıtı olacağı kadar daha aktif ve dinamik bir Türkiye görüntüsü de verecektir. Ben yaptığım görüşmelerden de aldığım intiba ile bu yorumu yapmaktayım. Türk kamuoyunun iradesi de Recep Tayyip Erdoğan profilinin Çankaya’da oturmasında yana. Son 7 yıllık süreç Türkiye’yi iç ve dış siyasette “topal ördek” olarak bırakmıştır.

 

Kasım 2007’de gerçekleşmesi beklenen ki daha erken de olabilir, Genel Seçimler’de AK Parti’nin yine tek parti iktidarını koruyacak bir çoğunlukla çıkacağını düşünüyorum ve Türkiye’nin gelecek beş yılı için de bu yönde bir sonucun çıkması gerektiğine inanıyorum. Kabuk değiştiren Türkiye’nin, kabuğunu tamamen kırması için bir beş yıllık daha Ak Parti iktidarına ihtiyacı bulunmaktadır. Yeni AK Parti hükümeti, Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu yeni Tsunami olacaktır. Bu Tsunamnin enerjisiyle Türkiye’miz laik ve demokratik yapısını geliştirerek evrensel standalarda bir demokratik güç olacaktır.

 

Konuşmama bu noktada son vererek varsa sorularınızı almak isterim. Soru bölümünde yukarıda belirtiğim konuları ve eğer unutuklarım varsa genişleterek cevaplamak isterim.

 

Tüm katılımcılara beni sabırla dinledikleri için teşekkür etmek isterim.

 

Metin Külünk

www.metinkulunk.com

Tel: 0212 336 05 57      

Cep tel: 0532 231 82 56



[1] Rice, Kahire Amerikan Üniversitesinde yaptığı konuşmasında ülkesinin 60 yıl boyunca  istikrar pahasına diktatör yönetimleri desteklediğini ve artık buna bir son vereceklerini ifade etmişti.






Yorumlar